Ali's profileAli BerberoğluPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
Ali BerberoğluSevmek! Ne uzun bir kelime!
Üçüncü Şahsın ŞiiriGözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu, ağlardım
Beni sevmiyordun bilirdim
Bir sevdiğin vardı, duyardım
Çöp gibi bir oğlan, ipince
Hayırsızın biriydi fikrimce
Ne vakit karşımda görsem
Öldüreceğimden korkardım
Felaketim olurdu, ağlardım
Ne vakit Maçka’dan geçsem
Limanda hep gemiler olurdu
Ağaçlar kuş gibi gülerdi
Sessizce bir cigara yakardın
Parmaklarımın ucunu yakardın
Kirpiklerini eğerdin, bakardın
Üşürdüm, içim ürperirdi
Felaketim olurdu, ağlardım
Akşamlar bir roman gibi biterdi
Jezabel kan içinde yatardı
Limandan bir gemi giderdi
Sen kalkıp ona giderdin
Benzin mum gibi giderdin
Sabaha kadar kalırdın
Hayırsızın biriydi fikrimce
Güldü mü cenazeye benzerdi
Hele seni kollarına aldı mı
Felaketim olurdu,
Ağlardım Kimi Sevsem SensinHer şeyi terk ettim
Ne aşk ne şehvet
Sarışın başladığım esmer bitiyor
Anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli
Dudakları keskin kırmızı jilet
Bir belaya çattık nasıl bitirmeli
Gitar kımıldadı mı zaman deliniyor
Kimi sevsem sensin
Hayret
Kapıların kapalı, girilemiyor.
Kimi sevsem sensin
Senden ibaret
Hepsini senin adınla çağırıyorum
Arkamdan şımarık gülüşüyorlar
Getirdikleri yağmur
Sende unuttuğum
Hani o sımsıcak iri çekirdekli
Senin gibi vahşi öpüşüyorlar
Kimi sevsem sensin
Hayret
İn misin cin misin anlamıyorum. SolucanDede bahçede oynayan torununu izler.. O sıra dedesi bunu fark eder ve torununun zekiliğini ölçmek için yanına gidip "O solucanı tekrar deliğe sokabilir misin” der. Torunu: ÖzlemHep aradım evde seni bugün Belki gülüşün düşmüştür diye Koltuğun minderlerini kaldırdım Çekmecede saçının Çin işi adını buldum. Saçın..; Akıllı bir ipekböceğinin Telaşlı ilkokul ödevi… Mutfakta ayakta duruşun kalmış “Teflon tava tahta kaşıkla karıştırılır” Diyen tembihin Öylece duruyordu ocağın üstünde Görünce gülümsedim… Yastığın üstünde yüzünün izini öptüm Yüzün ki Hep bir mutluluk haritası gibi duran Yumuşak anne sesi. Aşk İki KişiliktirDeğişir rüzgârın yönü Yaşama DairGünlerden bir gün kurbağaların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Kurbağalar da arkadaşlarını seyretmek için toplanmışlar. Yarış başlamış. Gerçekte seyirciler arasında hiç biri yarışmacıların kulenin tepesine çıkacağına inanmıyormuş Sadece şu sesler duyulabiliyormuş: Aşk ve EvlilikPırıl pırıl ütülü giysili, misler gibi parfüm kokulu, saçları taralı, dişleri fırçalanmış adamı / kadını sevmek kolaydır. Aslında aşk, aynı insanı, sabahın körü uykudan uyandırdığındaki en sinirli hali ile de kabul edebilmek, aynı tuvaleti bir dakika arayla kullanabilmek, diz yapmış pijamalarla kanepede yastıklara sarılıp sızmışken bile şefkatle okşayabilmektir. Buna katlanamayanlar zaten âşık değillerdir. Bu durumda evlilik hoşlandığın insana karşı olan duygularını öldürüyor diyebiliriz. Zira âşıksan, aynı havayı solumak bile zevk verir. Hep beraber olmak istersin. Banyodan gelen su sesi bile onun evde olduğunun işaretidir ve huzur verir. Ütülediğin gömleğin ona ne kadar çok yakışacağını düşünürsün. Pişirdiğin yemeği ne çok seveceğini hayal edersin. Bin tane ayakkabısı varken bin birinciye sahip olmaktan mutlu olacak diye, istediğin gömleği satın almaktan vazgeçersin. Zamanla almaktan çok, bir şeyler vermekten mutluluk duyduğunu keşfedersin. Eğer kadın evlilikte ikinize yemek pişirecek, dolabı düzenleyip ütüyü yapacak bir anne olacak görülüyorsa, o kadının saçlarının hiç yağlanmadığı ve adamın geceleri terlemediği düşünülüyorsa, asla kavga edilmeyecek ve lavabo tamir edilirken dahi gülüşüp öpüşülecek zannediliyorsa zaten beklenti bir evlilik değil, bir amerikan filmini yaşamaktır. Bu hayallerle yola çıkıldığında, damat ilk gece gelinin saçlarından onbin firkete sökmeye çalıştığında, gelin ise damat firketeleri çıkaramayıp "s....m böyle kuaförü" diye söylendiğinde zaten evlilik sandıkları şey çatırdamaya başlayacaktır. Evlilik; sadece aşk değildir. Evlilik; ev arkadaşlığı, kankalık, sırdaşlık, ortak hesaba sahip mudilik,ayrı kökenlerin birleşmesi, başı hatırlanmayan bir akrabalık ilişkisidir. Aşk bu ilişkide tutkuyu sağlar ama zaten tek başına ayakta tutamaz. Âşıksanız ateşli sevişmeler yaşarsınız ama kış akşamları evde konyak içip geyik yapamayabilirsiniz. Hala canınız sıkıldığında onu değil de annenizi arıyorsanız, yalan olmuştur o evlilik. Aşk evlilikte gider gelir. Halıya kola döktüğünde aşk biter, ama o, halıyı temizleyebilirse gene aşık olunur. O aradaki sinir evresini aşabilenler ellinci yıla kadeh kaldıranlardır. Tahammül edemeyenler ise ikinci evlilikten sonra artık evliliğin yalan olduğuna inanacaklardır. Zafer, direnenlerin olur. Seninle Olmanın En Güzel YanıSeninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun?
Can Yücel EbekulakOrda duruyor… Nasıl olsa eninde sonunda göz göze gelicez. Ama ilk hareket ondan gelmeli, bekliycem… Kahretsin… Yine çok güzel çok… Aklıma tüküreyim, nasıl da terk edişdik Yasemin’le… Okulun kantinindeydik galiba, “Sen” dedi, “Hamama gider kurnaya, düğüne gider zurnaya âşık olursun.” Sana ne kızım, gönlümün kâhyası mısın gibisinden laflar geveledim. “Köpek gibi geri dönersin ama” dedi. O lafı demeseydi hemen ertesi gün dönerdim belki. Ne o ne ben dönmedik ve üç yıl sular seller gibi geçti gitti… Olanca güzelliğiyle hala orada duruyor. Beni gördüğünü biliyorum. Yanına gidip ‘Meraba’ desem çok büyük bir taviz sayılmaz… Yanındayım… İlk darbeyi “Şişmanlamışsın” diyerek indirdim. Karşı saldırı anında geldi; beni öldüren gülümseyişiyle “Senin de saçlar gidiyo galiba” dedi. Arada boşluk kalmadan, “Gamzeni naaptın” diye sordum. “Yanağında gamzen vardı, aldırttın galiba. Ya da fondötenlerin altında kalmış, gözükmüyor”… Kıvılcımlar saçarak; “Hayatımda suratıma fondöten sürmedim ben” dedi. Güzel, sinirlendi. Yumuşatmalıyım. “O zaman gül bakalım, gamzen yerinde mi görelim.” Hemencecik güldü… Yavru kedi mi yuttum, içimi ne cırmalıyor? Niye kalbim küt küt atıyor ki? Bir gülüşte böyle olursam, sonrası naapar beni… “Sahilde yürüyelim mi, banklara otururuz” dedi. İşte zafer! Belli ki o yavru kediden Yasemin de yutmuş. Yürüyoruz… Saatine baktı. “İki saat sonra Özkan işten çıkar” dedi. Özkan haa… Demek Özkan… İsmini kasten yanlış söyleyerek, “Ne iş yapıyodu bu Öztan?” dedim. “Reklâmcı” diye yanıtladı. “Ben tanıyo muyum bu Özcan’ı”… Durdu. Kızdı ama belli etmiyor… “Tanımazsın, Özkan Boğaziçi’nden”… Demek Özkan Boğaziçi’nden… İyi… Aferin Özkan’a… Eşşoğleşşek Özkan… İbibik, badem… Bakışlarımdan düşüncelerimi okumasın diye denizi seyrediyorum. “Senin Minö naapıyo?” diye sordu. “Minö” ne demek be kızım… Benim taktiğimi kullanıyor… Ben ısrarla ‘ipimde değil’ muamelesi çekerek herifin adını yanlış söyledim ya. O da benimkinin adını tahrif ediyor. Mine yerine Minö. Pes yani… Bari Emine falan de be kızım. Yuh yani. Feci dalga geçti kaltak benle. “Gitti, Amerika’da” dedim… Çay bahçesindeyiz… O da ne? Yasemin’le şarkımız çalıyor… ‘Arapsaçı’… Hah hah hay… Şimdi bittin işte kızım. Sen dayanamazsın bu şarkıya. Kim kime köpek gibi dönermiş görücez. Hele bi şarkının ‘orası’ gelsin… “… gönlüm söz dinlemiyoor, sevdiğimi ver diyoor. Kim görse şu halimi, bir daha sevme diyoor. Aah aşk yüzünden… Arapsaçına döndüm. Çöz beni arapsaçı. Çivi çiviyi sökeer, budur bunun ilacı”… Peki bana nooluyo lan? Şarkıyı dinlememek için içimden “Gün doğdu,hep uyandık siperlere dayandık” marşını tekrar ediyorum. O da kafasını daldırıp ‘bişeyler arıyomuş’ rolü kesiyor… Şarkı yüzünden iki tarafta da zayiat yok. Bravo, direncine hayranım bu kızın… “Gitmeliyim” dedi. Giiit, “Kal” mı diycem sanıyosun… “İyi” dedim, “Sen bilirsin”… Git… Git… Özkan bekliyodur… Yürrüüü… Son bıçağı sapladım: “Kilo vermeye çalış. Özton’a benden selam.” Usulca kalkıp masadan uzaklaştı. Ardından bakıyomuş gibi olmamak için masa örtüsündeki kırmızı kareleri sayıyorum… Bir, beş, on… Allahım… Ebekulak… Beykoz’da dolaşırken… Tam dört yıl önce… Yerde bulup ona vermiştim. Kocaman bir sümüklüböcek kabuğu… “Bizim köyde bunlara ebekulak derler. Yağmurdan sonra çimenlerin üstünde bir sürü olur. Çocuklar avucuna alıp şarkı söyler. Al, senin olsun, beni hatırlarsın”… Şimdi o ebekulak iki kırmızı karenin arasında öölece duruyor… Şarkı sırasında çantasını karıştırıyordu… O zaman koymuş olmalı… Silah olarak ebekulak çekeceğini hesaba katmamıştım… İçimdeki yavru kedi debelendi… Diyememeklerle geçen ömrüme bir de “Yasemiiiiiiiinnn” sözcüğü eklendi… Yüz kırmızı kare… Bin kırmızı kare…
Atilla Atalay UsulcacıkEvet, bugün ilk yardım günüm. Semih’le Canan ayrılmışlar… Semih’le buluşulacak, erkek erkeğe ağlaşılacak. Semih’in ölçülü içip kendisini dağıtmamasına dikkat edilerek “Hoş çocuksun lan Semih, sana kız mı yok hocam” muhabbeti konulacak. Duruma göre mevzu ‘Fenerbahçe, Kürt realitesi, Sosyal devlet, ABS fren sisteminin nimetleri, Ucuza elden düşme araba, Çok içince karaciğere ne oluyo’ gibi geyiklere kaydırılacak. Semih biraz kendini ve Canan’ı unutacak. Ertesi gün için ‘Başka karı’ planları kurulacak. Eğer Semih fazla kaçırırsa, gecenin ilerleyen saatlerinde ‘bir çılgınlık yapmaması için’ yalnız bırakılmayacak, boş yatak ve bir kusma leğeni tedarik edilecek. Bildiğimiz şeyler yani. Üstelik ben bu konuda birçok arkadaşını topluma kazandırmış tecrübeli heriflerden biriyimdir… Semih “fondip” dedi. Bakın burası çok önemli; ilk fondipe katılabilirsiniz. Çünkü kendisini yalnız hissetmemeli. Ama sonraki fondiplere asla… Bardaklar fondiplenip gövdeye iner inmez, terk edilen mağdur üzerinde derhal çalışmaya başlayıp hızla geyiğe girişmelisiniz. Rakı kadehini kaldırdığımız gibi yuttuk. Sonra ben yüzümü ekşiterek ağzıma bi domates atıp, “Bak oğlum Semih, boşa gözünde büyütüyosun. İlk ayrılan siz misiniz lan… Bak sağlıklı, yüzüne bakılır bi çocuksun. Dünyada bi tek Canan mı var yani?” dedim. Semih gülmeye başladı. Gülmesi iyi bişey tabi. Neydi o ilk geldiğindeki surat. Ölü balık gibi bakıyordu insana… Şimdi gülmekten yere düşecek herif. Birazdan gülmekle ağlamak arası bi sesle “Ceketinin kolu cacığa giriyo lan” dedi… Hakkaten… Ani bir hareketle öbür kolumu da cacığa daldırıp; “Olsun lan, öbürü de girsin anasını satıyım” dedim, “Yeter ki sen gül”… Gülsün tabi. Hayatta Semih gibi kaç tane insan kaldı ki. Sağlam çocuktur, öyle olur olmaz ekmez insanı, başın sıkıştı mı yardım eder. Arağa fırladım; “Gel ulan, sana sevgi gösterisinde bulunucam” Elimi bikaç kez omzuna vurdum. “Yalnız değilsin lan, biz de ayrıldık ya… Gel kırık kalpler kulübü kuralım” dedim. “Fondip” dedi. Demese iyiydi… Gözüne bişey kaçmış ayağıyla ‘Erkekler ağlamaz’ tribine limon sıkıyor. Ben de ‘ona bakmıyor’ pozisyonunda masadaki muma kürdan saplıyorum… “Semih abarttın ama haa” dedim. “Abi çok arabesk oluyosun lan salya sümük… Silkelen oğlum, kendine gel.” Derin bi iç çekip, “Siktir lan” dedi… Makineli tüfek gibi “Senin Mine gittiği zaman böyle demiyodun ama... Kolay mı, hani birlikte ev yapıyorduk? Hani sizin Bo Derek/İzzet Altınmeşe kırması çocuğunuz olacaktı? Ağlaşa ağlaşa bindirdin karıyı uçağa, gazladı gitti” deyiverdi. Aferin sana Semih… İyi… İyi bok yedin… Gözümün önünden bir çift mavi göz geçti, sarı saçlar ördüm, balkonda sardunyalara su verdim, sınıfta kaldım, dayak yedim, bir sürü resme baktım… Sonra… Sonra Semih mi ‘Fondip’ dedi yoksa ben mi dedim?.. Bir durup bir döndü her şey. Bir ara taksimetrede 650.000 yazıyordu… Ağzıma gazozdan şelaleler aktı, anneannemi gördüm, ayva kompostosu yapıyordu… Bazen kırmızı leğen… Ağlıyor muyum, yüzümü mü yıkadım, çok mu şey kaçtı gözüme?.. Uyanırken zıplamışım… Semih “Leğeni kapıyım mı hocam?” diye sordu… Canan içerde bana sade kahve yapıyormuş. Daha gazoz ister miymişim, ya da soda?.. Dün ben çok kötü olunca Canan’a telefon açıp yardım istemiş. Böylelikle barışmışlar. Canan da pişmanmış zaten. Beni var ya beni, o kadar çok seviyorlarmış ki… Eh yani… Semih’e “Adi inek” demek istedim, ağzımı açacak gücüm yoktu… Gözümün önüne bir çift mavi göz örttüm, sızdım…
Atilla Atalay.. ZenginizYırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı çaldılar: "Eski gazeteniz var mı bayan?" Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında reçel, ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri. Onlar şöminenin önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım işlerimi yapmaya koyuldum. Fakat oturma odasındaki sessizlik dikkatimi çekti. Bir an ve başımı uzattım içeriye. Küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu... Zengin mi? "Yo hayır!" diye yanıtlarken çocuğu, gözlerim bir an ayağımdaki eski terliklere kaydı. Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve "Sizin fincanlarınız, fincan tabaklarınız takım" dedi. Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu. Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim. Çocukların sandaletlerinin çamur izleri, halının üzerindeydi hâlâ. Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de. Olur, unutuveririm ne denli zengin olduğumu... İlginç Bilgilerİnsanın kalbi yarattığı basınç ile kanı 10 metre uzağa fırlatabilir.. (Aman Allah'ım) HaremHarem–i hümayun: duvarlarla çevrili; dünyanın en güzel kadınlarının padişahın gönlünü almak için birbiri ile yarıştığı, en büyük dedikodu ve entrikaların döndüğü, en acımasız cinayetlerin işlendiği bir "Altın Kafes"... Bu ve benzeri tanımlamaların çoğu, Harem'i bir kez dahi görmemiş Avrupalılara aitti. Avrupalılar için Harem, esrarengiz, her zaman ilgi uyandıran ve hayalleri süsleyen bir yerdi. Üst düzey Osmanlı devlet görevlilerinin bile giremediği Harem'i Avrupalı Hıristiyanların görmesiyse hayal dahi edilemezdi. Buna rağmen, Harem'in işleyişi ile ilgili hayaller kuran Avrupalılar, Harem'le ilgili pek çok –yanlış!– bilgiyi içeren yazıları da kaleme aldılar. Örneğin, IV. Mehmed (1648–1687) döneminde İngiliz Elçiliği Kâtibi Rycaut, padişahın geceyi birlikte geçireceği cariyeyi seçmek için iki sıra hâlinde dizilmiş cariyeler arasından geçerken beğendiği güzelin önüne mendil bıraktığını söylemişti ki bu bilgi bir fanteziden öteye gidemezdi. III. Ahmed döneminde (1703–1730) İngiltere'nin İstanbul elçisi olan Wortley Montagu'nun eşi Lady Montagu, üst düzey devlet görevlilerinin eşleriyle kurduğu ilişki nedeniyle Harem hakkında bilgi edinebilen nadir Avrupalılardandı. Lady Montagu, 10 Mart 1718 tarihli mektubunda Osmanlı padişahı II. Mustafa'nın (1695–1703) eşlerinden Hafsa Sultan'ın ağzından mendil hikâyesinin doğrusunu şöyle aktarmıştı: "Öteden beri söylenildiği üzere, padişahın hangi kızı isterse ona bir mendil attığının kesinlikle doğru olmadığını ifade etti. Padişah, kızlardan hangisini isterse onu harem ağası vasıtasıyla çağırtırmış. Harem halkı, padişahın çağırttığı kızı, hamama götürürler, vücuduna kokular sürerler, gayet zarif giydirirlermiş. Padişah kendisinden evvel kıza bir hediye gönderir, sonra da bulunduğu daireye gidermiş. Yatağın eteğine kadar kızın sürünerek geldiği de yalanmış..." Akkadça'dan Arapça'ya geçmiş bir kelime olan harem, "korunan, mukaddes şey ve yer" anlamına geliyor. Evlerde kadınların erkeklerle karşılaşmadan günlük hayatlarını sürdüreceği bölüme "harem" deniyor. Osmanlı Harem teşkilatının ilk yılları hakkında pek bilgi yok. Osmanlı Devleti'nin ikinci hükümdarı olan Orhan Gazi (1326–1362) döneminde devletin teşkilatlanmasına paralel olarak Harem kurumunun ilk çekirdeği atıldı. Orhan Gazi, Bizanslı iki prensesle evlenmişti. Fatih Sultan Mehmed (1451–1481) zamanında devlet ve saray teşkilatının gelişmesine paralel olarak Harem–i Hümayun da teşkilatlandırıldı. III. Murad'la (1574–1595) birlikte Harem halkının sayısı arttı ve Harem–i Hümayun büyüdü. Harem denildiğinde akla cinsellik gelse de Harem–i Hümayun padişahın evi ve bir eğitim kurumuydu. Osmanlı sarayı Birun, Enderun ve Harem olmak üzere üç bölümden meydana geliyordu. Ve Harem–i Hümâyûn, Harem'le birlikte Enderun'u da içine alıyordu. Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık'ın söylediği gibi Enderun, Osmanlı devletinin erkek yöneticilerinin yetiştiği üst düzey bir okulken, Harem de kadın yöneticilerin yetiştiği bir mektepti. Harem'de padişah ve ailesiyle birlikte, onlara hizmet eden kadın köleler, yani cariyeler ve harem ağaları yaşıyordu. Osmanlı padişahları, II. Bayezid zamanına (1481–1512) kadar Bizans'tan, Balkan prensliklerinden Anadolu'daki Türk beyliklerinden prenseslerle evlenmişlerdi. Sultan II. Bayezid'den sonra ise Anadolu'daki Türk beyliklerinin sona ermesi ve Harem–i Hümayun’un iyice kurumlaşması ile birlikte –II. Osman (1618–1622) ve Sultan Abdülmecid (1839–1861) istisna olmak üzere- padişah ve şehzadelerin eşini sadece cariyelerden seçmesi âdet haline geldi. Osmanlı sarayının cariye ihtiyacı, savaşta ele geçen esireler veya esir pazarlarından satın alınan kadın kölelerden sağlanıyordu. 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında Hanedan'la yakın ilişkisi olan şair Leyla Saz, hatıratında, "Bazı Çerkez kadınlarının kızlarını padişah haremi olup ihtişam ve elmaslar içinde hayat süreceğine dair ninnilerle büyüttüklerini" ifade etmişti. Ben YatıyorumAkşam annemle babam televizyon seyrediyorlardı. Annem, "Geç oldu," dedi, "zaten yorgunum, ben yatıyorum." Sonra çamaşır makinesinden ıslak çamaşırları çıkarıp astı ve makineyi tekrar doldurdu. Bir gömlek ütüledi, kopuk düğmesini dikti. Kapıları pencereleri kontrol etti, holdeki lambayı yaktı. Bana geldi, "haydi yat artık, biraz da yarın çalışırsın," dedi. Özledim SeniÖzledim seni... Yokluğun, Nasılda serttin başkalarına karşı |
||||||||||
|
|