Ali's profileAli BerberoğluPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    Üçüncü Şahsın Şiiri

    Gözlerin gözlerime değince
    Felaketim olurdu, ağlardım
    Beni sevmiyordun bilirdim
    Bir sevdiğin vardı, duyardım
    Çöp gibi bir oğlan, ipince
    Hayırsızın biriydi fikrimce
    Ne vakit karşımda görsem
    Öldüreceğimden korkardım
    Felaketim olurdu, ağlardım
    Ne vakit Maçka’dan geçsem
    Limanda hep gemiler olurdu
    Ağaçlar kuş gibi gülerdi
    Sessizce bir cigara yakardın
    Parmaklarımın ucunu yakardın
    Kirpiklerini eğerdin, bakardın
    Üşürdüm, içim ürperirdi
    Felaketim olurdu, ağlardım
    Akşamlar bir roman gibi biterdi
    Jezabel kan içinde yatardı
    Limandan bir gemi giderdi
    Sen kalkıp ona giderdin
    Benzin mum gibi giderdin
    Sabaha kadar kalırdın
    Hayırsızın biriydi fikrimce
    Güldü mü cenazeye benzerdi
    Hele seni kollarına aldı mı
    Felaketim olurdu,
    Ağlardım

    Kimi Sevsem Sensin

    Her şeyi terk ettim
    Ne aşk ne şehvet
    Sarışın başladığım esmer bitiyor
    Anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli
    Dudakları keskin kırmızı jilet
    Bir belaya çattık nasıl bitirmeli
    Gitar kımıldadı mı zaman deliniyor
    Kimi sevsem sensin
    Hayret
    Kapıların kapalı, girilemiyor.
     
    Kimi sevsem sensin
    Senden ibaret
    Hepsini senin adınla çağırıyorum
    Arkamdan şımarık gülüşüyorlar
    Getirdikleri yağmur
    Sende unuttuğum
    Hani o sımsıcak iri çekirdekli
    Senin gibi vahşi öpüşüyorlar
    Kimi sevsem sensin
    Hayret
    İn misin cin misin anlamıyorum.

    Solucan

    Dede bahçede oynayan torununu izler..
    Torunu bahçede kazma kürek oynarken bi deliğin içinde solucan bulur, çekip çıkarır solucanı.

    O sıra dedesi bunu fark eder ve torununun zekiliğini ölçmek için yanına gidip

    "O solucanı tekrar deliğe sokabilir misin” der.

    Torunu:
    "Evet dede" der.
    Dede suratında hafif bi tebessümle:
    "Sen onu tekrar deliğe sok, benden sana 10 lira” der.
    Çocuk içeri annesinin odasına koşar, saç spreyini kaptığı gibi solucana sıkmaya başlar. Solucan kalem gibi düzleşir. Geri bahçeye döner ve aynen çıkardığı gibi deliğe sokar. Dede şaşkın şaşkın 10 lirayı torununa verir..
    Ertesi gün çocuk gene bahçede oynar. Bu sefer ninesi yanına gelip çocuğun eline 20 lira sıkıştırır ve.
    "Sen dedene neler öğretmişsin öyle” der..

    Özlem

    Hep aradım evde seni bugün

    Belki gülüşün düşmüştür diye

    Koltuğun minderlerini kaldırdım

    Çekmecede saçının Çin işi adını buldum.

    Saçın..;

    Akıllı bir ipekböceğinin

    Telaşlı ilkokul ödevi…

    Mutfakta ayakta duruşun kalmış

    “Teflon tava tahta kaşıkla karıştırılır”

    Diyen tembihin

    Öylece duruyordu ocağın üstünde

    Görünce gülümsedim…

    Yastığın üstünde yüzünün izini öptüm

    Yüzün ki

    Hep bir mutluluk haritası gibi duran

    Yumuşak anne sesi.

    Aşk İki Kişiliktir

    Değişir rüzgârın yönü
    Solar ansızın yapraklar;
    Şaşırır yolunu denizde gemi
    Boşuna bir liman arar;
    Gülüşü bir yabancının
    Çalmıştır senden sevdiğini;
    İçinde biriken zehir
    Sadece kendini öldürecektir;
    Ölümdür yaşanan tek başına
    Aşk iki kişiliktir.
    Bir anı bile kalmamıştır
    Geceler boyu sevişmelerden;
    Binlerce yıl uzaklardadır
    Binlerce kez dokunduğun ten;
    Yazabileceğin şiirler
    Çoktan yazılıp bitmiştir;
    Ölümdür yaşanan tek başına,
    Aşk iki kişiliktir.
    Avutamaz olur artık
    Seni bildiğin şarkılar;
    Boşanır keder zincirlerinden
    Sular tersin tersin akar;
    Bir hançer gibi çeksen de sevgini
    Onu ancak öldürmeye yarar:
    Uçarı kuşu sevdanın
    Alıp başını gitmiştir;
    Ölümdür yaşanan tek başına,
    Aşk iki kişiliktir.
    Yitik bir ezgisin sadece,
    Tüketilmiş ve düşmüş, gözden.
    Düşlerinde bir çocuk hıçkırır
    Gece camlara sürtünürken;
    Çünkü hiç bir kelebek
    Tek başına yaşayamaz sevdasını,
    Severken hiçbir böcek
    Hiç bir kuş yalnız değildir;
    Ölümdür, yaşanan tek başına,
    Aşk iki kişiliktir.

    Ataol BEHRAMOĞLU

    Yaşama Dair

    Günlerden bir gün kurbağaların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Kurbağalar da arkadaşlarını seyretmek için toplanmışlar. Yarış başlamış. Gerçekte seyirciler arasında hiç biri yarışmacıların kulenin tepesine çıkacağına inanmıyormuş Sadece şu sesler duyulabiliyormuş:

    "Zavallılar"
    "Hiçbir zaman başaramayacaklar!"

    Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla, yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş.
    Seyirciler bağırıyorlarmış:

    "Zavallılar. Hiçbir zaman başaramayacaklar!...

    Sonunda bir tanesi hariç, diğer kurbağaların hepsinin ümitleri kırılmış, yarışı bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış.
    Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış, sormuş bu işi nasıl başardın diye. O anda farkına varmışlar ki... Kuleye çıkan kurbağa sağırmış!

    Olumsuz düşünen insanları duymayın...
    Onlar kalbinizdeki ümitleri çalarlar!

    Aşk ve Evlilik

    Pırıl pırıl ütülü giysili, misler gibi parfüm kokulu, saçları taralı, dişleri fırçalanmış adamı / kadını sevmek kolaydır. Aslında aşk, aynı insanı, sabahın körü uykudan uyandırdığındaki en sinirli hali ile de kabul edebilmek, aynı tuvaleti bir dakika arayla kullanabilmek, diz yapmış pijamalarla kanepede yastıklara sarılıp sızmışken bile şefkatle okşayabilmektir. Buna katlanamayanlar zaten âşık değillerdir.

    Bu durumda evlilik hoşlandığın insana karşı olan duygularını öldürüyor diyebiliriz. Zira âşıksan, aynı havayı solumak bile zevk verir. Hep beraber olmak istersin. Banyodan gelen su sesi bile onun evde olduğunun işaretidir ve huzur verir. Ütülediğin gömleğin ona ne kadar çok yakışacağını düşünürsün. Pişirdiğin yemeği ne çok seveceğini hayal edersin. Bin tane ayakkabısı varken bin birinciye sahip olmaktan mutlu olacak diye, istediğin gömleği satın almaktan vazgeçersin.  Zamanla almaktan çok, bir şeyler vermekten mutluluk duyduğunu keşfedersin. Eğer kadın evlilikte ikinize yemek pişirecek, dolabı düzenleyip ütüyü yapacak bir anne olacak görülüyorsa, o kadının saçlarının hiç yağlanmadığı ve adamın geceleri terlemediği düşünülüyorsa, asla kavga edilmeyecek ve lavabo tamir edilirken dahi gülüşüp öpüşülecek zannediliyorsa zaten beklenti bir evlilik değil, bir amerikan filmini yaşamaktır. Bu hayallerle yola çıkıldığında, damat ilk gece gelinin saçlarından onbin firkete sökmeye çalıştığında, gelin ise damat firketeleri çıkaramayıp "s....m böyle kuaförü" diye söylendiğinde zaten evlilik sandıkları şey çatırdamaya başlayacaktır.

    Evlilik; sadece aşk değildir. Evlilik; ev arkadaşlığı, kankalık, sırdaşlık, ortak hesaba sahip mudilik,ayrı kökenlerin birleşmesi, başı hatırlanmayan bir akrabalık ilişkisidir. Aşk bu ilişkide tutkuyu sağlar ama zaten tek başına ayakta tutamaz. Âşıksanız ateşli sevişmeler yaşarsınız ama kış akşamları evde konyak içip geyik yapamayabilirsiniz. Hala canınız sıkıldığında onu değil de annenizi arıyorsanız, yalan olmuştur o evlilik.  Aşk evlilikte gider gelir. Halıya kola döktüğünde aşk biter, ama o, halıyı temizleyebilirse gene aşık olunur. O aradaki sinir evresini aşabilenler ellinci yıla kadeh kaldıranlardır. Tahammül edemeyenler ise ikinci evlilikten sonra artık evliliğin yalan olduğuna inanacaklardır. 

    Zafer, direnenlerin olur. 

    Seninle Olmanın En Güzel Yanı

    Seninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun?
    Elin elime değmeden avuçlarımı terleten sıcaklığını taa içimde hissetmek.

    Seninle olmanın en kötü yanı ne biliyor musun?
    ''Seni seviyorum'' sözcüğü dilimin ucunu ısırırken her konuşmamızda boş yere saatlerce havadan sudan söz etmek.

    Seninle olmanın en heyecanlı yanı ne biliyor musun?
    Aynı şeyleri seninle aynı anda düşünmek birlikte ağlamak gülmek. Ve buradayken bile seni çılgınca özlemek.

    Seninle olmanın en acı yanı ne biliyor musun?
    Seni hiç tanımadığım bir sürü insanlarla paylaşmak. Senin yanında olan seninle konuşan herkesi çocukça kıskanmak.

    Seninle olmanın en mutlu yanı ne biliyor musun?
    Tanıdık birileriyle karsılaşma tedirginliği ile yollarda yürümek yan yana... Elimdeki şemsiyeye inat yağmurda ıslanmak birlikte. Elimde kır çiçeğiyle seni beklemek... Aynı mekânlarda aynı yiyecekleri yemek.

    Seninle olmanın en romantik yanı ne biliyor musun?
    Sensiz gecelerde sana söyleyemediklerimi yıldızlara aya anlatmak... Okuduğum kitabın sayfalarında dinlediğim şarkıların türkülerin şiirlerin her mısrasında seni bulmak.

    Seninle olmanın en zor yanı ne biliyor musun?
    Seni kaybetme korkusuyla hayatta ilk kez tattığım o tarifsiz duygularımı umut denizinin ortasında küreksiz bir sandala hapsetmek... Sevgili yerine yıllarca dost kalmayı başarmak. Yalın ayak yürümek bıçağın en keskin yerinde. Kanadıkça tuz yerine gözyaşlarımı basmak yüreğime.

    Seninle olmanın tek yan etkisi ne biliyor musun?
    Nereden bileceksin? Sen benimle hiç olmadın ki. Olsaydın avuçlarım terlemezdi... Isırmazdım dilimin ucunu... Özlemezdim seni yanımdayken... Kıskanmazdım. Korkmazdım yollarda yürümekten. Islanmazdım yağmurlarda... Yıldızlara aya dert yanmaz böyle her şarkıda sarhoş olmazdım. Korkmazdım seni kaybetmekten ayaklarım kan revan atlardım sandaldan denize...

    Ve her kulaçta haykırırdım seni

    Ama sen hiç benimle olmadın ki...

    Ya aklın başka yerlerdeydi ya yüreğin...



     

    Can Yücel

    Ebekulak

    Orda duruyor… Nasıl olsa eninde sonunda göz göze gelicez. Ama ilk hareket ondan gelmeli, bekliycem… Kahretsin… Yine çok güzel çok… Aklıma tüküreyim, nasıl da terk edişdik Yasemin’le… Okulun kantinindeydik galiba, “Sen” dedi, “Hamama gider kurnaya, düğüne gider zurnaya âşık olursun.” Sana ne kızım, gönlümün kâhyası mısın gibisinden laflar geveledim. “Köpek gibi geri dönersin ama” dedi. O lafı demeseydi hemen ertesi gün dönerdim belki. Ne o ne ben dönmedik ve üç yıl sular seller gibi geçti gitti…

                    Olanca güzelliğiyle hala orada duruyor. Beni gördüğünü biliyorum. Yanına gidip ‘Meraba’ desem çok büyük bir taviz sayılmaz… Yanındayım… İlk darbeyi “Şişmanlamışsın” diyerek indirdim. Karşı saldırı anında geldi; beni öldüren gülümseyişiyle “Senin de saçlar gidiyo galiba” dedi. Arada boşluk kalmadan, “Gamzeni naaptın” diye sordum. “Yanağında gamzen vardı, aldırttın galiba. Ya da fondötenlerin altında kalmış, gözükmüyor”… Kıvılcımlar saçarak; “Hayatımda suratıma fondöten sürmedim ben” dedi. Güzel, sinirlendi. Yumuşatmalıyım. “O zaman gül bakalım, gamzen yerinde mi görelim.” Hemencecik güldü… Yavru kedi mi yuttum, içimi ne cırmalıyor? Niye kalbim küt küt atıyor ki? Bir gülüşte böyle olursam, sonrası naapar beni… “Sahilde yürüyelim mi, banklara otururuz” dedi. İşte zafer! Belli ki o yavru kediden Yasemin de yutmuş. Yürüyoruz… Saatine baktı. “İki saat sonra Özkan işten çıkar” dedi. Özkan haa… Demek Özkan… İsmini kasten yanlış söyleyerek, “Ne iş yapıyodu bu Öztan?” dedim. “Reklâmcı” diye yanıtladı. “Ben tanıyo muyum bu Özcan’ı”… Durdu. Kızdı ama belli etmiyor… “Tanımazsın, Özkan Boğaziçi’nden”… Demek Özkan Boğaziçi’nden… İyi… Aferin Özkan’a… Eşşoğleşşek Özkan… İbibik, badem… Bakışlarımdan düşüncelerimi okumasın diye denizi seyrediyorum. “Senin Minö naapıyo?” diye sordu. “Minö” ne demek be kızım… Benim taktiğimi kullanıyor… Ben ısrarla ‘ipimde değil’ muamelesi çekerek herifin adını yanlış söyledim ya. O da benimkinin adını tahrif ediyor. Mine yerine Minö. Pes yani… Bari Emine falan de be kızım. Yuh yani. Feci dalga geçti kaltak benle. “Gitti, Amerika’da” dedim…

                    Çay bahçesindeyiz… O da ne? Yasemin’le şarkımız çalıyor… ‘Arapsaçı’… Hah hah hay… Şimdi bittin işte kızım. Sen dayanamazsın bu şarkıya. Kim kime köpek gibi dönermiş görücez. Hele bi şarkının ‘orası’ gelsin… “… gönlüm söz dinlemiyoor, sevdiğimi ver diyoor. Kim görse şu halimi, bir daha sevme diyoor. Aah aşk yüzünden… Arapsaçına döndüm. Çöz beni arapsaçı. Çivi çiviyi sökeer, budur bunun ilacı”…

                    Peki bana nooluyo lan? Şarkıyı dinlememek için içimden “Gün doğdu,hep uyandık siperlere dayandık” marşını tekrar ediyorum. O da kafasını daldırıp ‘bişeyler arıyomuş’ rolü kesiyor…

                    Şarkı yüzünden iki tarafta da zayiat yok. Bravo, direncine hayranım bu kızın… “Gitmeliyim” dedi. Giiit, “Kal” mı diycem sanıyosun… “İyi” dedim, “Sen bilirsin”… Git… Git… Özkan bekliyodur… Yürrüüü… Son bıçağı sapladım: “Kilo vermeye çalış. Özton’a benden selam.”

                    Usulca kalkıp masadan uzaklaştı. Ardından bakıyomuş gibi olmamak için masa örtüsündeki kırmızı kareleri sayıyorum… Bir, beş, on… Allahım… Ebekulak… Beykoz’da dolaşırken… Tam dört yıl önce… Yerde bulup ona vermiştim. Kocaman bir sümüklüböcek kabuğu… “Bizim köyde bunlara ebekulak derler. Yağmurdan sonra çimenlerin üstünde bir sürü olur. Çocuklar avucuna alıp şarkı söyler. Al, senin olsun, beni hatırlarsın”… Şimdi o ebekulak iki kırmızı karenin arasında öölece duruyor… Şarkı sırasında çantasını karıştırıyordu… O zaman koymuş olmalı… Silah olarak ebekulak çekeceğini hesaba katmamıştım…

                    İçimdeki yavru kedi debelendi… Diyememeklerle geçen ömrüme bir de “Yasemiiiiiiiinnn” sözcüğü eklendi… Yüz kırmızı kare… Bin kırmızı kare…

     

     

    Atilla Atalay

    Usulcacık

                    Evet, bugün ilk yardım günüm. Semih’le Canan ayrılmışlar… Semih’le buluşulacak, erkek erkeğe ağlaşılacak. Semih’in ölçülü içip kendisini dağıtmamasına dikkat edilerek “Hoş çocuksun lan Semih, sana kız mı yok hocam” muhabbeti konulacak. Duruma göre mevzu ‘Fenerbahçe, Kürt realitesi, Sosyal devlet, ABS fren sisteminin nimetleri, Ucuza elden düşme araba, Çok içince karaciğere ne oluyo’ gibi geyiklere kaydırılacak. Semih biraz kendini ve Canan’ı unutacak. Ertesi gün için ‘Başka karı’ planları kurulacak. Eğer Semih fazla kaçırırsa, gecenin ilerleyen saatlerinde ‘bir çılgınlık yapmaması için’ yalnız bırakılmayacak, boş yatak ve bir kusma leğeni tedarik edilecek. Bildiğimiz şeyler yani. Üstelik ben bu konuda birçok arkadaşını topluma kazandırmış tecrübeli heriflerden biriyimdir…

                    Semih “fondip” dedi. Bakın burası çok önemli; ilk fondipe katılabilirsiniz. Çünkü kendisini yalnız hissetmemeli. Ama sonraki fondiplere asla… Bardaklar fondiplenip gövdeye iner inmez, terk edilen mağdur üzerinde derhal çalışmaya başlayıp hızla geyiğe girişmelisiniz.

                    Rakı kadehini kaldırdığımız gibi yuttuk. Sonra ben yüzümü ekşiterek ağzıma bi domates atıp, “Bak oğlum Semih, boşa gözünde büyütüyosun. İlk ayrılan siz misiniz lan… Bak sağlıklı, yüzüne bakılır bi çocuksun. Dünyada bi tek Canan mı var yani?” dedim. Semih gülmeye başladı. Gülmesi iyi bişey tabi. Neydi o ilk geldiğindeki surat. Ölü balık gibi bakıyordu insana… Şimdi gülmekten yere düşecek herif. Birazdan gülmekle ağlamak arası bi sesle “Ceketinin kolu cacığa giriyo lan” dedi… Hakkaten… Ani bir hareketle öbür kolumu da cacığa daldırıp; “Olsun lan, öbürü de girsin anasını satıyım” dedim, “Yeter ki sen gül”… Gülsün tabi. Hayatta Semih gibi kaç tane insan kaldı ki. Sağlam çocuktur, öyle olur olmaz ekmez insanı, başın sıkıştı mı yardım eder. Arağa fırladım; “Gel ulan, sana sevgi gösterisinde bulunucam” Elimi bikaç kez omzuna vurdum. “Yalnız değilsin lan, biz de ayrıldık ya… Gel kırık kalpler kulübü kuralım” dedim. “Fondip” dedi. Demese iyiydi…

                    Gözüne bişey kaçmış ayağıyla ‘Erkekler ağlamaz’ tribine limon sıkıyor. Ben de ‘ona bakmıyor’ pozisyonunda masadaki muma kürdan saplıyorum… “Semih abarttın ama haa” dedim. “Abi çok arabesk oluyosun lan salya sümük… Silkelen oğlum, kendine gel.” Derin bi iç çekip, “Siktir lan” dedi… Makineli tüfek gibi “Senin Mine gittiği zaman böyle demiyodun ama... Kolay mı, hani birlikte ev yapıyorduk? Hani sizin Bo Derek/İzzet Altınmeşe kırması çocuğunuz olacaktı? Ağlaşa ağlaşa bindirdin karıyı uçağa, gazladı gitti” deyiverdi. Aferin sana Semih… İyi… İyi bok yedin… Gözümün önünden bir çift mavi göz geçti, sarı saçlar ördüm, balkonda sardunyalara su verdim, sınıfta kaldım, dayak yedim, bir sürü resme baktım… Sonra… Sonra Semih mi ‘Fondip’ dedi yoksa ben mi dedim?.. Bir durup bir döndü her şey. Bir ara taksimetrede 650.000 yazıyordu… Ağzıma gazozdan şelaleler aktı, anneannemi gördüm, ayva kompostosu yapıyordu… Bazen kırmızı leğen… Ağlıyor muyum, yüzümü mü yıkadım, çok mu şey kaçtı gözüme?..

                    Uyanırken zıplamışım… Semih “Leğeni kapıyım mı hocam?” diye sordu… Canan içerde bana sade kahve yapıyormuş. Daha gazoz ister miymişim, ya da soda?.. Dün ben çok kötü olunca Canan’a telefon açıp yardım istemiş. Böylelikle barışmışlar. Canan da pişmanmış zaten. Beni var ya beni, o kadar çok seviyorlarmış ki… Eh yani… Semih’e “Adi inek” demek istedim, ağzımı açacak gücüm yoktu… Gözümün önüne bir çift mavi göz örttüm, sızdım…

     

     

    Atilla Atalay..

    Zenginiz

    Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı çaldılar: "Eski gazeteniz var mı bayan?"
    Çok işim vardı. Önce hayır demek istedim ama ayaklarına gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler vardı ve ayakları su içindeydi. "İçeri girin de, size kakao yapayım" dedim.

    Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında reçel, ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri. Onlar şöminenin önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım işlerimi yapmaya koyuldum. Fakat oturma odasındaki sessizlik dikkatimi çekti. Bir an ve başımı uzattım içeriye. Küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu...
    Erkek çocuğu bana döndü "Bayan, siz zengin misiniz?" diye sordu.

    Zengin mi? "Yo hayır!" diye yanıtlarken çocuğu, gözlerim bir an ayağımdaki eski terliklere kaydı.

    Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve "Sizin fincanlarınız, fincan tabaklarınız takım" dedi.

    Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu.
    Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Teşekkür bile etmemişlerdi ama buna gerek yoktu. Teşekkür etmekten daha öte bir şey yapmışlardı.
    Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı. Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler, başımızı sokacak bir evimiz vardı,
    bir eşim vardı ve eşimin de bir işi... Bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi bir uyum içindeydi.

    Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim. Çocukların sandaletlerinin çamur izleri, halının üzerindeydi hâlâ.

    Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de. Olur, unutuveririm ne denli zengin olduğumu...

    İlginç Bilgiler

    İnsanın kalbi yarattığı basınç ile kanı 10 metre uzağa fırlatabilir.. (Aman Allah'ım)

    Bir domuzun orgazmı 30 dakika sürer.(Bir dahaki yaşamında domuz olmak isteyen çok olabilir !!!!)

    Başınızı sürekli olarak bir duvara vurarak saatte 150 kalori harcayabilirsiniz. (Halen domuzun yaptığı işe inanamıyorum!!!)

    Bir karınca ağırlığının 50 katını kaldırabilir, 30 katı ağırlığı çekebilir ve zehirlendiğinde her zaman sağ tarafına doğru düşer. (nasıl tespit etmişler inanın çok merak ediyorum)

    Bir hamamböceği 9 gün başı koparılmış olarak, açlıktan ölene kadar, yaşayabilir (Yorum yapmayacam, iğrenç çünkü.)

    Bazı aslanlar günde 50 defa çiftleşebilirler. (Domuzun durumu daha iyi sanki !!)

    Sıçrayamayan (zıplayamayan) tek hayvan fildir. (Bu, iyi bir haber!)

    Devekuşunun gözü beyninden daha büyüktür. (Böyle insanlar tanıyorum!)

    Denizyıldızının beyni yoktur. (Böyle olan insanlar da tanıyorum!)

    Kutup ayıları solaktır. (Kim bilebilirdi? Acaba nasıl buldular, ellerine kalem mi verdiler?)

    Zevk için sevişen yaratıklar sadece insanlar ve yunuslardır (E peki domuz... O ne oluyor?)

    Harem

    Harem–i hümayun: duvarlarla çevrili; dünyanın en güzel kadınlarının padişahın gönlünü almak için birbiri ile yarıştığı, en büyük dedikodu ve entrikaların döndüğü, en acımasız cinayetlerin işlendiği bir "Altın Kafes"...

    Bu ve benzeri tanımlamaların çoğu, Harem'i bir kez dahi görmemiş Avrupalılara aitti. Avrupalılar için Harem, esrarengiz, her zaman ilgi uyandıran ve hayalleri süsleyen bir yerdi. Üst düzey Osmanlı devlet görevlilerinin bile giremediği Harem'i Avrupalı Hıristiyanların görmesiyse hayal dahi edilemezdi. Buna rağmen, Harem'in işleyişi ile ilgili hayaller kuran Avrupalılar, Harem'le ilgili pek çok –yanlış!– bilgiyi içeren yazıları da kaleme aldılar. Örneğin, IV. Mehmed (1648–1687) döneminde İngiliz Elçiliği Kâtibi Rycaut, padişahın geceyi birlikte geçireceği cariyeyi seçmek için iki sıra hâlinde dizilmiş cariyeler arasından geçerken beğendiği güzelin önüne mendil bıraktığını söylemişti ki bu bilgi bir fanteziden öteye gidemezdi.

    III. Ahmed döneminde (1703–1730) İngiltere'nin İstanbul elçisi olan Wortley Montagu'nun eşi Lady Montagu, üst düzey devlet görevlilerinin eşleriyle kurduğu ilişki nedeniyle Harem hakkında bilgi edinebilen nadir Avrupalılardandı. Lady Montagu, 10 Mart 1718 tarihli mektubunda Osmanlı padişahı II. Mustafa'nın (1695–1703) eşlerinden Hafsa Sultan'ın ağzından mendil hikâyesinin doğrusunu şöyle aktarmıştı:

    "Öteden beri söylenildiği üzere, padişahın hangi kızı isterse ona bir mendil attığının kesinlikle doğru olmadığını ifade etti. Padişah, kızlardan hangisini isterse onu harem ağası vasıtasıyla çağırtırmış. Harem halkı, padişahın çağırttığı kızı, hamama götürürler, vücuduna kokular sürerler, gayet zarif giydirirlermiş. Padişah kendisinden evvel kıza bir hediye gönderir, sonra da bulunduğu daireye gidermiş. Yatağın eteğine kadar kızın sürünerek geldiği de yalanmış..."

    Akkadça'dan Arapça'ya geçmiş bir kelime olan harem, "korunan, mukaddes şey ve yer" anlamına geliyor. Evlerde kadınların erkeklerle karşılaşmadan günlük hayatlarını sürdüreceği bölüme "harem" deniyor.

    Osmanlı Harem teşkilatının ilk yılları hakkında pek bilgi yok. Osmanlı Devleti'nin ikinci hükümdarı olan Orhan Gazi (1326–1362) döneminde devletin teşkilatlanmasına paralel olarak Harem kurumunun ilk çekirdeği atıldı. Orhan Gazi, Bizanslı iki prensesle evlenmişti. Fatih Sultan Mehmed (1451–1481) zamanında devlet ve saray teşkilatının gelişmesine paralel olarak Harem–i Hümayun da teşkilatlandırıldı. III. Murad'la (1574–1595) birlikte Harem halkının sayısı arttı ve Harem–i Hümayun büyüdü. Harem denildiğinde akla cinsellik gelse de Harem–i Hümayun padişahın evi ve bir eğitim kurumuydu.

    Osmanlı sarayı Birun, Enderun ve Harem olmak üzere üç bölümden meydana geliyordu. Ve Harem–i Hümâyûn, Harem'le birlikte Enderun'u da içine alıyordu. Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık'ın söylediği gibi Enderun, Osmanlı devletinin erkek yöneticilerinin yetiştiği üst düzey bir okulken, Harem de kadın yöneticilerin yetiştiği bir mektepti.

    Harem'de padişah ve ailesiyle birlikte, onlara hizmet eden kadın köleler, yani cariyeler ve harem ağaları yaşıyordu. Osmanlı padişahları, II. Bayezid zamanına (1481–1512) kadar Bizans'tan, Balkan prensliklerinden Anadolu'daki Türk beyliklerinden prenseslerle evlenmişlerdi. Sultan II. Bayezid'den sonra ise Anadolu'daki Türk beyliklerinin sona ermesi ve Harem–i Hümayun’un iyice kurumlaşması ile birlikte –II. Osman (1618–1622) ve Sultan Abdülmecid (1839–1861) istisna olmak üzere- padişah ve şehzadelerin eşini sadece cariyelerden seçmesi âdet haline geldi.

    Osmanlı sarayının cariye ihtiyacı, savaşta ele geçen esireler veya esir pazarlarından satın alınan kadın kölelerden sağlanıyordu. 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında Hanedan'la yakın ilişkisi olan şair Leyla Saz, hatıratında, "Bazı Çerkez kadınlarının kızlarını padişah haremi olup ihtişam ve elmaslar içinde hayat süreceğine dair ninnilerle büyüttüklerini" ifade etmişti.

    Ben Yatıyorum

    Akşam annemle babam televizyon seyrediyorlardı.

    Annem, "Geç oldu," dedi, "zaten yorgunum, ben yatıyorum."
    Annem kalktı, mutfağa gitti. Çerez-meyve tabaklarını çalkaladı kaldırdı.
    Sabaha hazır olsun diye çaydanlığı doldurdu, demliğe çay koydu.
    Şekerliğe baktı, dibinde az kalmış, üstüne ekledi.
    Kahvaltı için buzluktan ekmek çıkardı, akşam yemeği için çözülsün diye de eti aşağıya koydu.
    Kahvaltı masasını hazırlamak için masanın üstündekileri topladı.
    Telefonu şarja koydu, telefon defterini kapatıp yerine koydu.

    Sonra çamaşır makinesinden ıslak çamaşırları çıkarıp astı ve makineyi tekrar doldurdu.
    Banyodaki çöp sepetini boşalttı. Islak bir havluyu kurusun diye duş perdesinin borusuna astı.

    Bir gömlek ütüledi, kopuk düğmesini dikti.
    Çiçekleri suladı. Esneyerek gerindi ve yatak odasının yolunu tuttu.
    Çalışma masasının yanından geçerken durdu, öğretmene tezkere yazdı, okul gezisi için para sayıp ayırdı, eğildi, sandalyenin altına girmiş ders kitabını aldı, masanın üstüne koydu.
    Kek tarifleri defterini çıkardı, arkadaşına söz verdiği tarifi bir kâğıda yazdı, çantasına koydu.
    Bakkaldan alınacakları not etti, notu da çantasına koydu.
    Sonra gitti, 3'ü 1 arada temizleme losyonuyla yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı. Gece kremini ve kırışık önleyici nemlendiricisini sürdü.
    Tırnaklarına baktı, törpüledi. İçeriden "sen yatmaya gitmemiş miydin" diye seslenen babama "şimdi gidiyorum" deyip köpeğin su kabını doldurdu.

    Kapıları pencereleri kontrol etti, holdeki lambayı yaktı.
    Kardeşimin odasına gitti, oğlan uyumuş, lambasını söndürdü, bilgisayarını kapattı, gömleğini astı, yerdeki kirli çorapları toplayıp sepete attı.

    Bana geldi, "haydi yat artık, biraz da yarın çalışırsın," dedi.
    Kendi odasına gitti, saati kurdu, ertesi gün giyeceklerini hazırladı. 6 maddelik acil işler listesine 3 madde daha ekledi.
    Kendi kendine iyi geceler diledi, hayallerinin gerçekleştiğini gözünün önüne getirdi.

    İşte o sırada babam televizyonu kapattı, ortaya öylece bir "ben yatıyorum" dedi ve gitti yattı.

    Sizce bu işte bir gariplik yok mu? Kadınların neden daha uzun yaşadığını merak etmiyor musunuz?

    ÇÜNKÜ KADINLARIN YAPISI UZUN ÇEKİŞLİ (ve işlerini bitirmeden öyle çabuk çabuk ölemezler)!


    Özledim Seni

    Özledim seni...
    ayrılık yüreğimi uyuşturuyor karıncalandırıyor nicedir.
    beynimi uyuşturuyor özlemin...
    çok sık birlikte olmasak bile
    benimle olduğunu bilmenin
    bunca zamandır içimi ısıttığını
    yeni yeni anlıyorum

    Yokluğun,
    Hatırladıkça yüreğime saplanan bir sızı olmaktan çıkıp
    mütemadiyen bir boşluğa
    Sabahları seni okşayarak başlamaları
    aksamları her işi bir kenara koyup
    seninle baş başa konuşmaları özlüyorum;
    oynaşmalarımızı,
    yürüyüşlerimizi,
    sevimli haşarılığını,
    çocuksu küskünlüğünü...

    Nasılda serttin başkalarına karşı
    beni savunurken;
    ve ne kadar yumuşak
    bir çift kısık gözle kendini
    ellerimin okşayışına bırakırken
    Gitmeni asla istemediğim halde
    buna mecbur olduğunu görmek
    ve sana bunları söylemeden
    ''git artık'' demek
    ''beni ne kadar çabuk unutursan, o kadar çabuk
    kavuşacaksın mutluluğa''
    demek sana ne de zor
    seni görmemek ve belki yıllar sonra
    karsılaştığımızda
    bana bir yabancı gibi bakmanı istemek senden...
    yeni bir sevdayı yasakladığım kalbime söz geçirmek....



    Can Yücel

    Ali Desidero

    Arkadaşları Ali derler

    Hani oturur bizim kahvede 
    Yakmış
    abayı bir dilbere
    Nefaset bir
    şey fidan boylu

    Bizim Ali pi
    şpirik oynar
    MFÖ dinler maç seyreder
    Dedik ya abayı yakmı
    ş kıza
    Bundan haberi yok kızın ama
    Ali Ali Desidero Ali Ali Desidero

    Kız çok güzel latif ş
    irin
    Hem kitap kurdu hem bir ahu
    Venüs mü desem Afrodit mi
    Eli yüzü düzgün bir içim su

    Elbette ki feminist bir kız
    Metafizi
    ğe de inanmakta
    Bir kusuru var yalnız kızın
    Biraz entel takılmakta
    Optimist hem
    de pesimist biraz
    idealizme de savunmakta

    Ali Ali Desidero Ali Ali Desidero


    Teoride desen zehir gibi
    Pratik dersen sallanmakta
    Bazen ben hümanistim diyor
    Bazen rasyonalist oluyor
    Değ
    işik bir psikoloji
    Bir felsefe idiotloji
    İdiot idiot idiotloji

    Bizim
    Ali kahveden aynen
    Kız oradan gelip geçerken
    Gözüne kestirip kafasına takıyor
    Bu benim diyor dokunanı yakarım

    Ne yapmalı ne etmeli
    Bir oyunbazlık bir ş
    eytanlık
    Kıza dalavere mi çevirmeli

    Bu beraberlik nasıl olacak
    İkisi de ayrı telden çalıyor

    Centilmence mi
    yaklaşmalı
    Familyasıyla mı tanı
    şmalı
    Bir bilene mi danı
    şmalı
    Bu kız sanki bir buzdolabı
    Ali
    Ali Desidero Ali Ali Desidero

    Ali kahvede oturup duruyor
    Kızın geçmesini bekliyor
    Hatun kiş
    i görününce köşeden
    MFÖ ba
    şlıyor aynen kasetten
    Ali
    Ali Desidero Ali Ali Desidero

    Matmazel MFÖ'yü duyar duymaz
    Biran kendinden geçiyor
    Ha bayıldı ha bayılacak derken
    Ali kızın elinden tutuyor
    Ali kıza bir klark çekiyor
    Kahvedekiler ınınının diyor
    Inının ınının ınının
    Inının ınının ınını nın
    Kız pardon diyor baş
    ım döndü
    MFÖ
    yakar gönlümü
    Rica ederim diyor delikanlı
    Gelebilir her genç kızın baş
    ına
    Yardım edeyim size isterseniz
    Evinize götüreyim icabında

    Ay nasıl olur diyor kız içinden
    Ben sizi hiç tanımıyorum ama
    Hem konu kom
    şu ne der sonra
    Merci giderim tek ba
    şıma

    Olur mu n
    e önemi var diyor oğlan
    Yürüyelim i
    şte ne çıkar bundan
    Hem sizinle de tanı
    şş oluruz
    Hem konu
    şuruz şurdan burdan
    Ali
    Ali Desidero Ali Ali Desidero

    Ne kibar çocuk diyor kız içinden
    Hem samimi hem vefalı yani
    Bir imtihan çekeyim ş
    una diyor
    Serseri mi yoks
    a bir dahi mi

    Diyor felsefeyi sever misiniz
    Ali diyor biz hep dönerciyiz
    Luther diyor kız Machiavelli
    Ş
    ampiyon biziz diyor Ali
    Attı
    ğımız gollerden belli

    Kız anlıyor ki dünyalar ayrı
    Ali'ye kibarca bir bay bay
    Ali diyor hay hay
    Gözü parlıyor aniden kızın
    Şeytan tüyü var bu hınzırın
    Ali anlıyor ki do
    ğru yolda
    Hazırım diyor bulu
    şmaya
    Kız diyor ki bu i
    şler narin
    Bugün olmaz Ali belki yarı
    n

     

    Ada Vapuru

       
     

    Delikanlı olgunca bir arkadaşına yalvarıyormuş :
    - Abi nolursun zamparalık nasıl yapılır bana da öğret.
    Diğeri :
    - Bak oğlum, akşam en son kalkan ada vapuruna binecek, Heybeliada'da ineceksin, orada eşini bekleyen birçok kadın görürsün, kocası gelenler birlikte giderler, kocası vapurdan çıkmayan birini gözüne kestirir beraber yemeğe gitmeyi teklif edersin. Eh ondan sonrası sana kalmış.

    Delikanlı, o gün son ada vapuruna binmiş, vapurdaki sallantıdan uyuya kalmış, bir de gözlerini açmış ki Heybeliada'yı geçip Büyükada'ya gelmişler. Olsun ada değil mi, bir şey fark etmez deyip vapurdan inmiş. Gerçekten birkaç kadının kocası gelmemiş. Bizimki yaradana sığınıp birine yemeğe beraber çıkmalarını teklif etmiş. Kadın da :

    - Burası küçük bir yerdir herkes birbirini tanır, evime gidelim, demiş.

    Bunlar yemekten sonra gerekli işleme başlamışlar on dakika sonra kapı paldır küldür açılmış ve kadının kocası girmiş.

    - Karıcığım geç kalınca bir motor tuttum geldim. Gecikince bana yapacağın bu muydu? Sonra da bizimkine dönmüş :

    - Ulan sana Heybeliada demedik mi, hergele

     

     

       

    Kadınlar Erkekler

       

    * Kadın beyni hacim açısından erkek beyninden daha küçük olmasına rağmen, genel kültür ve bilgi birikimi konusunda kadınlar erkeklere %3'lük bir fark atmış... Bu anlamda çoğu kadının erkeğini bozmamak için bilerek aptal'ı oynadığı ortaya çıkmış...

    * kadınlar birer "ayaklı radar"dır... Bu yüzden erkekler onlara yalan söylerken çok zorlanır. Kadınlarda "vücut dilini, mimikleri, cümlelerin alt(gizli) anlamlarını algılayabilme" yeteneği erkektekinin 2 katı olarak belirlenmiş...

    * Erkekler bir kadına kur yaparken sesini alçaltıyor, kadınlarsa yükseltiyor...

    * Kadınlar yüksek sesle konuşmayı ve sesli düşünmeyi seviyor erkeklerse her ikisini de içinden yapmayı tercih ediyor... Bu yüzden kadınlar erkekleri "duygusuz bencil yaratıklar" olarak görürken, erkekler de kadınları "sürekli kafa ütüleyen baş belaları" olarak görüyor...

    * Kadın problemlerini birlikte olduğu erkeğe açınca kendini daha rahatlamış hissediyor... Erkek ise, kadından duymak istediği şeyi duyamayacağını biliyorsa hiç konuya bile girmiyor...

    * Konuşmak ve kelimeleri özenle seçmek, erkek beyninde özel bir yetenek değil. Bu yüzden kendilerini sözcüklerle ifade etmekte çoğu zorlanır...

    * Çoğu kadının erkeğini terk etme nedeni ondan somut anlamda fazla şey alamaması değil, erkeğin onun duygularını anlayamadığını düşünmesi...

    * Kadınlar iletişim kurmak için günde 20.000 kelime, mimik ve jest kullanırken bu sayı erkeklerde sadece 7.000...

    * Erkek derisi kadın derisinden daha ince... Bu yüzden kadınların kırışıkları erkeklerden fazla oluyor... Erkekler dokunma duyusunun hassaslığını daha ergenlik çağında kaybediyor... Peki o hassasiyet bundan sonra hangi bölgede yoğunlaşıyor??

    * Bir kadın, ilişkisi iyi gitmiyorsa işine yoğunlaşamıyor... Bir erkek ise işi iyi gitmiyorsa ilişkisine yoğunlaşamıyor...

    * Erkekler bir seferde sadece bir tek işi yapabiliyor... Mesela yol haritasına bakmak için arabayı kenara çekip radyoyu da kapatıyorlar. Kadınların beyni ise aynı anda birden çok işlem yapmaya daha uygun, mesela telefonla konuşurken aynı anda hem televizyondaki diziye hem fırındaki yemeğe bakabiliyorlar...

    * Çoğu erkek, 20 dakikalık bir alışveriş turunun ardından çok çok hafif yollu bir beyin sarsıntısı geçiriyor.

    * Sevişmek için kadınların bir nedene ihtiyacı var, erkeklerin ise sadece bir ortama...

    * Kadınlar sevdikleri erkekle seks yapmaya doyamıyor... Erkeklerse seks yapmaya doyamıyor...

    * Yeryüzündeki erkeklerin %20'si kadınsı bir beyin yapısına sahip, kadınların %10'u da erkeksi bir beyin yapısına sahip... Buna göre dünyada lezbiyenlerin 2 katı kadar gay bulunmaktadır.
    Ali


    Ali BERBEROĞLU

    Hüseyin

       
     
    Hüseyin, yatak kariyeri başarılarla dolu bir insandır. Ancak yaşlandıkça bu meziyeti inanılmaz bir baş ağrısı yüzünden durmuştur. Sağlığı ve aşk hayatı, çekilmez bir hal aldığında tıbbı bir yardıma ihtiyacı olduğunu fark eder. Kapı kapı, doktor doktor gezdikten sonra problemini çözebilecek bir uzman hekim bulur kendine; "- Size bir iyi, bir de kötü bir haberim var." der doktor. "- Doktor, önce iyi haberi duymak istiyorum." "- Sizi baş ağrınızdan kurtarabilirim." "- Peki, kötü haber nedir doktor bey?" "- Çok nadir görülen bir durumdur. Söylemesi zor ama hadım edilmeniz gerekiyor. Cinsel organınız, omurganızın alt kısmına baskı yapıyor ve bu baskı sizde dayanılmaz bir baş ağrısı yaratıyor. Bu baskıdan kurtulmanın tek yolu erkeklik organınızı almak." Hüseyin bu haber karşısında şok olur ve morali çok bozulur. Kendi kendine sorar; " - Ne yapsam acaba. Erkeklik organım alınırsa ben nasıl yaşarım. Kimin için yaşarım. El içine nasıl çıkarım!" Cevap vermek için fazla düşünmez ve başka bir şansı olmadığı için bıçak altına yatmaya karar verir. Hastaneden taburcu olduğunda; " - Oh be! Dünya varmış. Kurtuldum şu lanet ağrıdan" diye derin bir nefes alır, ancak üstünde önemli bir parçasının eksik olduğunu hisseder. Caddede yürürken farklı bir kişi olduğunu sezinler. Yeni bir başlangıç yapmaya ve yeni bir hayata başlamaya karar verir. Bir erkek giyim mağazasının önünden geçerken vitrinde duran bir takım elbiseye takılır gözleri. " - İşte tam aradığım takım elbise!" der ve dükkâna girer. Tezgâhtara; " - Yeni bir takım elbise istiyorum" der. Tezgâhtar Hüseyin'i şöyle tepeden tırnağa bir süzer ve " - Bir bakalım. 44 beden!" der. Hüseyin gülerek; " - Kesinlikle doğru, nerden anladınız?" " - Bu benim işim." Hüseyin takım elbiseyi dener. Üstüne cuk diye oturur. Hüseyin aynada kendisine hayran hayran bakarken, tezgâhtar sorar; " - Yeni bir gömlek de ister misiniz?" Hüseyin bir kaç saniye düşündükten sonra; " - Elbette" der. Tezgâhtar Hüseyin'e şöyle bir bakar; " - Kol numarası 34 ve 16 numara yarım yaka." Hüseyin şaşırır; " - Kesinlikle doğru nerden anladınız?" " - Bu benim işim!" Hüseyin gömleği giyer. Evet, gömlek süper olmuştur. Yakasını aynada düzeltirken tezgâhtar sorar; " - Yeni ayakkabıya ne dersiniz?" " - Evet lütfen. Bir de ayakkabılarınıza bakayım" Tezgâhtar Hüseyin'in ayaklarına bakarak; " - Evet...9–1/2... E." Hüseyin iyiden iyiye afallar; " - İnanamıyorum bir bakışta kaç numara ayakkabı giydiğimi nasıl anladınız? Vallahi bravo!" Tezgâhtar; " - Efendim. Bu benim işim." Hüseyin ayakkabıları da giyer. Gerçekten de ayakkabılar cillop gibi oturur ayaklarına. Şöyle dükkân içerisinde bir tur atarken tezgâhtar sorar; " - Beyefendi vallahi jilet gibi oldunuz! Size bir tane de şapka veriyim ben!" Hüseyin aynaya bakarak; " - Heyt ulan be façayı o biçim düzdüm." diye içinden geçirir ve " - Evet bir de şapka bakayım kendime!" der tezgâhtara. Tezgâhtar Hüseyin'in kafasına bakarak; " - Eveeeeet...7-5/8." Hüseyin dumur üstüne dumur yaşamış bir şekilde tezgâhtara; " - Evet..doğru..nerden bildiniz?" diye sorar. Tezgâhtar iyiden iyiye havaya girmiş bir şekilde; " - Bu benim işim efendim" der. Şapka da süper oturmuştur kafasına. " - Vayyy beee, ulan ben neymişim beee. Ulan ben var ya ben..." diye düşünürken tezgâhtar yine sorar; " - Size bir tane de don verelim efendim." Hüseyin bir kaç saniye düşünür ve; " - Tamam! Hemen bana en fiyakalı donlarınızdan getirin!" der. Tezgahtar geri adim atarak "Eveeeeet..36 beden!" der. Hüseyin gülerek; " - İlk defa yanıldınız. Ben 18 yaşımdan beri 34 beden giyiyorum!" der. Tezgâhtar kafasını sallayarak; " - Hayır..size 34 olmaz. Erkeklik organınızı sıkıştırır ve omurganıza basınç yapar, bu da dayanılması güç bir baş ağrısı çekmenize sebep olur!...”