|
|
Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu, ağlardım
Beni sevmiyordun bilirdim
Bir sevdiğin vardı, duyardım
Çöp gibi bir oğlan, ipince
Hayırsızın biriydi fikrimce
Ne vakit karşımda görsem
Öldüreceğimden korkardım
Felaketim olurdu, ağlardım
Ne vakit Maçka’dan geçsem
Limanda hep gemiler olurdu
Ağaçlar kuş gibi gülerdi
Sessizce bir cigara yakardın
Parmaklarımın ucunu yakardın
Kirpiklerini eğerdin, bakardın
Üşürdüm, içim ürperirdi
Felaketim olurdu, ağlardım
Akşamlar bir roman gibi biterdi
Jezabel kan içinde yatardı
Limandan bir gemi giderdi
Sen kalkıp ona giderdin
Benzin mum gibi giderdin
Sabaha kadar kalırdın
Hayırsızın biriydi fikrimce
Güldü mü cenazeye benzerdi
Hele seni kollarına aldı mı
Felaketim olurdu,
Ağlardım Her şeyi terk ettim
Ne aşk ne şehvet
Sarışın başladığım esmer bitiyor
Anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli
Dudakları keskin kırmızı jilet
Bir belaya çattık nasıl bitirmeli
Gitar kımıldadı mı zaman deliniyor
Kimi sevsem sensin
Hayret
Kapıların kapalı, girilemiyor.
Kimi sevsem sensin
Senden ibaret
Hepsini senin adınla çağırıyorum
Arkamdan şımarık gülüşüyorlar
Getirdikleri yağmur
Sende unuttuğum
Hani o sımsıcak iri çekirdekli
Senin gibi vahşi öpüşüyorlar
Kimi sevsem sensin
Hayret
İn misin cin misin anlamıyorum. Dede bahçede oynayan torununu izler.. Torunu bahçede kazma kürek oynarken bi deliğin içinde solucan bulur, çekip çıkarır solucanı.
O sıra dedesi bunu fark eder ve torununun zekiliğini ölçmek için yanına gidip
"O solucanı tekrar deliğe sokabilir misin” der.
Torunu: "Evet dede" der. Dede suratında hafif bi tebessümle: "Sen onu tekrar deliğe sok, benden sana 10 lira” der. Çocuk içeri annesinin odasına koşar, saç spreyini kaptığı gibi solucana sıkmaya başlar. Solucan kalem gibi düzleşir. Geri bahçeye döner ve aynen çıkardığı gibi deliğe sokar. Dede şaşkın şaşkın 10 lirayı torununa verir.. Ertesi gün çocuk gene bahçede oynar. Bu sefer ninesi yanına gelip çocuğun eline 20 lira sıkıştırır ve. "Sen dedene neler öğretmişsin öyle” der..
Hep aradım evde seni bugün
Belki gülüşün düşmüştür diye
Koltuğun minderlerini kaldırdım
Çekmecede saçının Çin işi adını buldum.
Saçın..;
Akıllı bir ipekböceğinin
Telaşlı ilkokul ödevi…
Mutfakta ayakta duruşun kalmış
“Teflon tava tahta kaşıkla karıştırılır”
Diyen tembihin
Öylece duruyordu ocağın üstünde
Görünce gülümsedim…
Yastığın üstünde yüzünün izini öptüm
Yüzün ki
Hep bir mutluluk haritası gibi duran
Yumuşak anne sesi.
Değişir rüzgârın yönü Solar ansızın yapraklar; Şaşırır yolunu denizde gemi Boşuna bir liman arar; Gülüşü bir yabancının Çalmıştır senden sevdiğini; İçinde biriken zehir Sadece kendini öldürecektir; Ölümdür yaşanan tek başına Aşk iki kişiliktir. Bir anı bile kalmamıştır Geceler boyu sevişmelerden; Binlerce yıl uzaklardadır Binlerce kez dokunduğun ten; Yazabileceğin şiirler Çoktan yazılıp bitmiştir; Ölümdür yaşanan tek başına, Aşk iki kişiliktir. Avutamaz olur artık Seni bildiğin şarkılar; Boşanır keder zincirlerinden Sular tersin tersin akar; Bir hançer gibi çeksen de sevgini Onu ancak öldürmeye yarar: Uçarı kuşu sevdanın Alıp başını gitmiştir; Ölümdür yaşanan tek başına, Aşk iki kişiliktir. Yitik bir ezgisin sadece, Tüketilmiş ve düşmüş, gözden. Düşlerinde bir çocuk hıçkırır Gece camlara sürtünürken; Çünkü hiç bir kelebek Tek başına yaşayamaz sevdasını, Severken hiçbir böcek Hiç bir kuş yalnız değildir; Ölümdür, yaşanan tek başına, Aşk iki kişiliktir.
Ataol BEHRAMOĞLU Günlerden bir gün kurbağaların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Kurbağalar da arkadaşlarını seyretmek için toplanmışlar. Yarış başlamış. Gerçekte seyirciler arasında hiç biri yarışmacıların kulenin tepesine çıkacağına inanmıyormuş Sadece şu sesler duyulabiliyormuş:
"Zavallılar" "Hiçbir zaman başaramayacaklar!"
Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla, yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırıyorlarmış:
"Zavallılar. Hiçbir zaman başaramayacaklar!...
Sonunda bir tanesi hariç, diğer kurbağaların hepsinin ümitleri kırılmış, yarışı bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış, sormuş bu işi nasıl başardın diye. O anda farkına varmışlar ki... Kuleye çıkan kurbağa sağırmış!
Olumsuz düşünen insanları duymayın... Onlar kalbinizdeki ümitleri çalarlar! Pırıl pırıl ütülü giysili, misler gibi parfüm kokulu, saçları taralı, dişleri fırçalanmış adamı / kadını sevmek kolaydır. Aslında aşk, aynı insanı, sabahın körü uykudan uyandırdığındaki en sinirli hali ile de kabul edebilmek, aynı tuvaleti bir dakika arayla kullanabilmek, diz yapmış pijamalarla kanepede yastıklara sarılıp sızmışken bile şefkatle okşayabilmektir. Buna katlanamayanlar zaten âşık değillerdir.
Bu durumda evlilik hoşlandığın insana karşı olan duygularını öldürüyor diyebiliriz. Zira âşıksan, aynı havayı solumak bile zevk verir. Hep beraber olmak istersin. Banyodan gelen su sesi bile onun evde olduğunun işaretidir ve huzur verir. Ütülediğin gömleğin ona ne kadar çok yakışacağını düşünürsün. Pişirdiğin yemeği ne çok seveceğini hayal edersin. Bin tane ayakkabısı varken bin birinciye sahip olmaktan mutlu olacak diye, istediğin gömleği satın almaktan vazgeçersin. Zamanla almaktan çok, bir şeyler vermekten mutluluk duyduğunu keşfedersin. Eğer kadın evlilikte ikinize yemek pişirecek, dolabı düzenleyip ütüyü yapacak bir anne olacak görülüyorsa, o kadının saçlarının hiç yağlanmadığı ve adamın geceleri terlemediği düşünülüyorsa, asla kavga edilmeyecek ve lavabo tamir edilirken dahi gülüşüp öpüşülecek zannediliyorsa zaten beklenti bir evlilik değil, bir amerikan filmini yaşamaktır. Bu hayallerle yola çıkıldığında, damat ilk gece gelinin saçlarından onbin firkete sökmeye çalıştığında, gelin ise damat firketeleri çıkaramayıp "s....m böyle kuaförü" diye söylendiğinde zaten evlilik sandıkları şey çatırdamaya başlayacaktır.
Evlilik; sadece aşk değildir. Evlilik; ev arkadaşlığı, kankalık, sırdaşlık, ortak hesaba sahip mudilik,ayrı kökenlerin birleşmesi, başı hatırlanmayan bir akrabalık ilişkisidir. Aşk bu ilişkide tutkuyu sağlar ama zaten tek başına ayakta tutamaz. Âşıksanız ateşli sevişmeler yaşarsınız ama kış akşamları evde konyak içip geyik yapamayabilirsiniz. Hala canınız sıkıldığında onu değil de annenizi arıyorsanız, yalan olmuştur o evlilik. Aşk evlilikte gider gelir. Halıya kola döktüğünde aşk biter, ama o, halıyı temizleyebilirse gene aşık olunur. O aradaki sinir evresini aşabilenler ellinci yıla kadeh kaldıranlardır. Tahammül edemeyenler ise ikinci evlilikten sonra artık evliliğin yalan olduğuna inanacaklardır.
Zafer, direnenlerin olur.
Seninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun? Elin elime değmeden avuçlarımı terleten sıcaklığını taa içimde hissetmek.
Seninle olmanın en kötü yanı ne biliyor musun? ''Seni seviyorum'' sözcüğü dilimin ucunu ısırırken her konuşmamızda boş yere saatlerce havadan sudan söz etmek.
Seninle olmanın en heyecanlı yanı ne biliyor musun? Aynı şeyleri seninle aynı anda düşünmek birlikte ağlamak gülmek. Ve buradayken bile seni çılgınca özlemek.
Seninle olmanın en acı yanı ne biliyor musun? Seni hiç tanımadığım bir sürü insanlarla paylaşmak. Senin yanında olan seninle konuşan herkesi çocukça kıskanmak.
Seninle olmanın en mutlu yanı ne biliyor musun? Tanıdık birileriyle karsılaşma tedirginliği ile yollarda yürümek yan yana... Elimdeki şemsiyeye inat yağmurda ıslanmak birlikte. Elimde kır çiçeğiyle seni beklemek... Aynı mekânlarda aynı yiyecekleri yemek.
Seninle olmanın en romantik yanı ne biliyor musun? Sensiz gecelerde sana söyleyemediklerimi yıldızlara aya anlatmak... Okuduğum kitabın sayfalarında dinlediğim şarkıların türkülerin şiirlerin her mısrasında seni bulmak.
Seninle olmanın en zor yanı ne biliyor musun? Seni kaybetme korkusuyla hayatta ilk kez tattığım o tarifsiz duygularımı umut denizinin ortasında küreksiz bir sandala hapsetmek... Sevgili yerine yıllarca dost kalmayı başarmak. Yalın ayak yürümek bıçağın en keskin yerinde. Kanadıkça tuz yerine gözyaşlarımı basmak yüreğime.
Seninle olmanın tek yan etkisi ne biliyor musun? Nereden bileceksin? Sen benimle hiç olmadın ki. Olsaydın avuçlarım terlemezdi... Isırmazdım dilimin ucunu... Özlemezdim seni yanımdayken... Kıskanmazdım. Korkmazdım yollarda yürümekten. Islanmazdım yağmurlarda... Yıldızlara aya dert yanmaz böyle her şarkıda sarhoş olmazdım. Korkmazdım seni kaybetmekten ayaklarım kan revan atlardım sandaldan denize...
Ve her kulaçta haykırırdım seni
Ama sen hiç benimle olmadın ki...
Ya aklın başka yerlerdeydi ya yüreğin...
Can Yücel
Orda duruyor… Nasıl olsa eninde sonunda göz göze gelicez. Ama ilk hareket ondan gelmeli, bekliycem… Kahretsin… Yine çok güzel çok… Aklıma tüküreyim, nasıl da terk edişdik Yasemin’le… Okulun kantinindeydik galiba, “Sen” dedi, “Hamama gider kurnaya, düğüne gider zurnaya âşık olursun.” Sana ne kızım, gönlümün kâhyası mısın gibisinden laflar geveledim. “Köpek gibi geri dönersin ama” dedi. O lafı demeseydi hemen ertesi gün dönerdim belki. Ne o ne ben dönmedik ve üç yıl sular seller gibi geçti gitti…
Olanca güzelliğiyle hala orada duruyor. Beni gördüğünü biliyorum. Yanına gidip ‘Meraba’ desem çok büyük bir taviz sayılmaz… Yanındayım… İlk darbeyi “Şişmanlamışsın” diyerek indirdim. Karşı saldırı anında geldi; beni öldüren gülümseyişiyle “Senin de saçlar gidiyo galiba” dedi. Arada boşluk kalmadan, “Gamzeni naaptın” diye sordum. “Yanağında gamzen vardı, aldırttın galiba. Ya da fondötenlerin altında kalmış, gözükmüyor”… Kıvılcımlar saçarak; “Hayatımda suratıma fondöten sürmedim ben” dedi. Güzel, sinirlendi. Yumuşatmalıyım. “O zaman gül bakalım, gamzen yerinde mi görelim.” Hemencecik güldü… Yavru kedi mi yuttum, içimi ne cırmalıyor? Niye kalbim küt küt atıyor ki? Bir gülüşte böyle olursam, sonrası naapar beni… “Sahilde yürüyelim mi, banklara otururuz” dedi. İşte zafer! Belli ki o yavru kediden Yasemin de yutmuş. Yürüyoruz… Saatine baktı. “İki saat sonra Özkan işten çıkar” dedi. Özkan haa… Demek Özkan… İsmini kasten yanlış söyleyerek, “Ne iş yapıyodu bu Öztan?” dedim. “Reklâmcı” diye yanıtladı. “Ben tanıyo muyum bu Özcan’ı”… Durdu. Kızdı ama belli etmiyor… “Tanımazsın, Özkan Boğaziçi’nden”… Demek Özkan Boğaziçi’nden… İyi… Aferin Özkan’a… Eşşoğleşşek Özkan… İbibik, badem… Bakışlarımdan düşüncelerimi okumasın diye denizi seyrediyorum. “Senin Minö naapıyo?” diye sordu. “Minö” ne demek be kızım… Benim taktiğimi kullanıyor… Ben ısrarla ‘ipimde değil’ muamelesi çekerek herifin adını yanlış söyledim ya. O da benimkinin adını tahrif ediyor. Mine yerine Minö. Pes yani… Bari Emine falan de be kızım. Yuh yani. Feci dalga geçti kaltak benle. “Gitti, Amerika’da” dedim…
Çay bahçesindeyiz… O da ne? Yasemin’le şarkımız çalıyor… ‘Arapsaçı’… Hah hah hay… Şimdi bittin işte kızım. Sen dayanamazsın bu şarkıya. Kim kime köpek gibi dönermiş görücez. Hele bi şarkının ‘orası’ gelsin… “… gönlüm söz dinlemiyoor, sevdiğimi ver diyoor. Kim görse şu halimi, bir daha sevme diyoor. Aah aşk yüzünden… Arapsaçına döndüm. Çöz beni arapsaçı. Çivi çiviyi sökeer, budur bunun ilacı”…
Peki bana nooluyo lan? Şarkıyı dinlememek için içimden “Gün doğdu,hep uyandık siperlere dayandık” marşını tekrar ediyorum. O da kafasını daldırıp ‘bişeyler arıyomuş’ rolü kesiyor…
Şarkı yüzünden iki tarafta da zayiat yok. Bravo, direncine hayranım bu kızın… “Gitmeliyim” dedi. Giiit, “Kal” mı diycem sanıyosun… “İyi” dedim, “Sen bilirsin”… Git… Git… Özkan bekliyodur… Yürrüüü… Son bıçağı sapladım: “Kilo vermeye çalış. Özton’a benden selam.”
Usulca kalkıp masadan uzaklaştı. Ardından bakıyomuş gibi olmamak için masa örtüsündeki kırmızı kareleri sayıyorum… Bir, beş, on… Allahım… Ebekulak… Beykoz’da dolaşırken… Tam dört yıl önce… Yerde bulup ona vermiştim. Kocaman bir sümüklüböcek kabuğu… “Bizim köyde bunlara ebekulak derler. Yağmurdan sonra çimenlerin üstünde bir sürü olur. Çocuklar avucuna alıp şarkı söyler. Al, senin olsun, beni hatırlarsın”… Şimdi o ebekulak iki kırmızı karenin arasında öölece duruyor… Şarkı sırasında çantasını karıştırıyordu… O zaman koymuş olmalı… Silah olarak ebekulak çekeceğini hesaba katmamıştım…
İçimdeki yavru kedi debelendi… Diyememeklerle geçen ömrüme bir de “Yasemiiiiiiiinnn” sözcüğü eklendi… Yüz kırmızı kare… Bin kırmızı kare…
Atilla Atalay
Evet, bugün ilk yardım günüm. Semih’le Canan ayrılmışlar… Semih’le buluşulacak, erkek erkeğe ağlaşılacak. Semih’in ölçülü içip kendisini dağıtmamasına dikkat edilerek “Hoş çocuksun lan Semih, sana kız mı yok hocam” muhabbeti konulacak. Duruma göre mevzu ‘Fenerbahçe, Kürt realitesi, Sosyal devlet, ABS fren sisteminin nimetleri, Ucuza elden düşme araba, Çok içince karaciğere ne oluyo’ gibi geyiklere kaydırılacak. Semih biraz kendini ve Canan’ı unutacak. Ertesi gün için ‘Başka karı’ planları kurulacak. Eğer Semih fazla kaçırırsa, gecenin ilerleyen saatlerinde ‘bir çılgınlık yapmaması için’ yalnız bırakılmayacak, boş yatak ve bir kusma leğeni tedarik edilecek. Bildiğimiz şeyler yani. Üstelik ben bu konuda birçok arkadaşını topluma kazandırmış tecrübeli heriflerden biriyimdir…
Semih “fondip” dedi. Bakın burası çok önemli; ilk fondipe katılabilirsiniz. Çünkü kendisini yalnız hissetmemeli. Ama sonraki fondiplere asla… Bardaklar fondiplenip gövdeye iner inmez, terk edilen mağdur üzerinde derhal çalışmaya başlayıp hızla geyiğe girişmelisiniz.
Rakı kadehini kaldırdığımız gibi yuttuk. Sonra ben yüzümü ekşiterek ağzıma bi domates atıp, “Bak oğlum Semih, boşa gözünde büyütüyosun. İlk ayrılan siz misiniz lan… Bak sağlıklı, yüzüne bakılır bi çocuksun. Dünyada bi tek Canan mı var yani?” dedim. Semih gülmeye başladı. Gülmesi iyi bişey tabi. Neydi o ilk geldiğindeki surat. Ölü balık gibi bakıyordu insana… Şimdi gülmekten yere düşecek herif. Birazdan gülmekle ağlamak arası bi sesle “Ceketinin kolu cacığa giriyo lan” dedi… Hakkaten… Ani bir hareketle öbür kolumu da cacığa daldırıp; “Olsun lan, öbürü de girsin anasını satıyım” dedim, “Yeter ki sen gül”… Gülsün tabi. Hayatta Semih gibi kaç tane insan kaldı ki. Sağlam çocuktur, öyle olur olmaz ekmez insanı, başın sıkıştı mı yardım eder. Arağa fırladım; “Gel ulan, sana sevgi gösterisinde bulunucam” Elimi bikaç kez omzuna vurdum. “Yalnız değilsin lan, biz de ayrıldık ya… Gel kırık kalpler kulübü kuralım” dedim. “Fondip” dedi. Demese iyiydi…
Gözüne bişey kaçmış ayağıyla ‘Erkekler ağlamaz’ tribine limon sıkıyor. Ben de ‘ona bakmıyor’ pozisyonunda masadaki muma kürdan saplıyorum… “Semih abarttın ama haa” dedim. “Abi çok arabesk oluyosun lan salya sümük… Silkelen oğlum, kendine gel.” Derin bi iç çekip, “Siktir lan” dedi… Makineli tüfek gibi “Senin Mine gittiği zaman böyle demiyodun ama... Kolay mı, hani birlikte ev yapıyorduk? Hani sizin Bo Derek/İzzet Altınmeşe kırması çocuğunuz olacaktı? Ağlaşa ağlaşa bindirdin karıyı uçağa, gazladı gitti” deyiverdi. Aferin sana Semih… İyi… İyi bok yedin… Gözümün önünden bir çift mavi göz geçti, sarı saçlar ördüm, balkonda sardunyalara su verdim, sınıfta kaldım, dayak yedim, bir sürü resme baktım… Sonra… Sonra Semih mi ‘Fondip’ dedi yoksa ben mi dedim?.. Bir durup bir döndü her şey. Bir ara taksimetrede 650.000 yazıyordu… Ağzıma gazozdan şelaleler aktı, anneannemi gördüm, ayva kompostosu yapıyordu… Bazen kırmızı leğen… Ağlıyor muyum, yüzümü mü yıkadım, çok mu şey kaçtı gözüme?..
Uyanırken zıplamışım… Semih “Leğeni kapıyım mı hocam?” diye sordu… Canan içerde bana sade kahve yapıyormuş. Daha gazoz ister miymişim, ya da soda?.. Dün ben çok kötü olunca Canan’a telefon açıp yardım istemiş. Böylelikle barışmışlar. Canan da pişmanmış zaten. Beni var ya beni, o kadar çok seviyorlarmış ki… Eh yani… Semih’e “Adi inek” demek istedim, ağzımı açacak gücüm yoktu… Gözümün önüne bir çift mavi göz örttüm, sızdım…
Atilla Atalay..
Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı çaldılar: "Eski gazeteniz var mı bayan?" Çok işim vardı. Önce hayır demek istedim ama ayaklarına gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler vardı ve ayakları su içindeydi. "İçeri girin de, size kakao yapayım" dedim.
Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında reçel, ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri. Onlar şöminenin önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım işlerimi yapmaya koyuldum. Fakat oturma odasındaki sessizlik dikkatimi çekti. Bir an ve başımı uzattım içeriye. Küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu... Erkek çocuğu bana döndü "Bayan, siz zengin misiniz?" diye sordu.
Zengin mi? "Yo hayır!" diye yanıtlarken çocuğu, gözlerim bir an ayağımdaki eski terliklere kaydı.
Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve "Sizin fincanlarınız, fincan tabaklarınız takım" dedi.
Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu. Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Teşekkür bile etmemişlerdi ama buna gerek yoktu. Teşekkür etmekten daha öte bir şey yapmışlardı. Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı. Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler, başımızı sokacak bir evimiz vardı, bir eşim vardı ve eşimin de bir işi... Bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi bir uyum içindeydi.
Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim. Çocukların sandaletlerinin çamur izleri, halının üzerindeydi hâlâ.
Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de. Olur, unutuveririm ne denli zengin olduğumu...
İnsanın kalbi yarattığı basınç ile kanı 10 metre uzağa fırlatabilir.. (Aman Allah'ım)
Bir domuzun orgazmı 30 dakika sürer.(Bir dahaki yaşamında domuz olmak isteyen çok olabilir !!!!)
Başınızı sürekli olarak bir duvara vurarak saatte 150 kalori harcayabilirsiniz. (Halen domuzun yaptığı işe inanamıyorum!!!)
Bir karınca ağırlığının 50 katını kaldırabilir, 30 katı ağırlığı çekebilir ve zehirlendiğinde her zaman sağ tarafına doğru düşer. (nasıl tespit etmişler inanın çok merak ediyorum)
Bir hamamböceği 9 gün başı koparılmış olarak, açlıktan ölene kadar, yaşayabilir (Yorum yapmayacam, iğrenç çünkü.)
Bazı aslanlar günde 50 defa çiftleşebilirler. (Domuzun durumu daha iyi sanki !!)
Sıçrayamayan (zıplayamayan) tek hayvan fildir. (Bu, iyi bir haber!)
Devekuşunun gözü beyninden daha büyüktür. (Böyle insanlar tanıyorum!)
Denizyıldızının beyni yoktur. (Böyle olan insanlar da tanıyorum!)
Kutup ayıları solaktır. (Kim bilebilirdi? Acaba nasıl buldular, ellerine kalem mi verdiler?)
Zevk için sevişen yaratıklar sadece insanlar ve yunuslardır (E peki domuz... O ne oluyor?)
Harem–i hümayun: duvarlarla çevrili; dünyanın en güzel kadınlarının padişahın gönlünü almak için birbiri ile yarıştığı, en büyük dedikodu ve entrikaların döndüğü, en acımasız cinayetlerin işlendiği bir "Altın Kafes"...
Bu ve benzeri tanımlamaların çoğu, Harem'i bir kez dahi görmemiş Avrupalılara aitti. Avrupalılar için Harem, esrarengiz, her zaman ilgi uyandıran ve hayalleri süsleyen bir yerdi. Üst düzey Osmanlı devlet görevlilerinin bile giremediği Harem'i Avrupalı Hıristiyanların görmesiyse hayal dahi edilemezdi. Buna rağmen, Harem'in işleyişi ile ilgili hayaller kuran Avrupalılar, Harem'le ilgili pek çok –yanlış!– bilgiyi içeren yazıları da kaleme aldılar. Örneğin, IV. Mehmed (1648–1687) döneminde İngiliz Elçiliği Kâtibi Rycaut, padişahın geceyi birlikte geçireceği cariyeyi seçmek için iki sıra hâlinde dizilmiş cariyeler arasından geçerken beğendiği güzelin önüne mendil bıraktığını söylemişti ki bu bilgi bir fanteziden öteye gidemezdi.
III. Ahmed döneminde (1703–1730) İngiltere'nin İstanbul elçisi olan Wortley Montagu'nun eşi Lady Montagu, üst düzey devlet görevlilerinin eşleriyle kurduğu ilişki nedeniyle Harem hakkında bilgi edinebilen nadir Avrupalılardandı. Lady Montagu, 10 Mart 1718 tarihli mektubunda Osmanlı padişahı II. Mustafa'nın (1695–1703) eşlerinden Hafsa Sultan'ın ağzından mendil hikâyesinin doğrusunu şöyle aktarmıştı:
"Öteden beri söylenildiği üzere, padişahın hangi kızı isterse ona bir mendil attığının kesinlikle doğru olmadığını ifade etti. Padişah, kızlardan hangisini isterse onu harem ağası vasıtasıyla çağırtırmış. Harem halkı, padişahın çağırttığı kızı, hamama götürürler, vücuduna kokular sürerler, gayet zarif giydirirlermiş. Padişah kendisinden evvel kıza bir hediye gönderir, sonra da bulunduğu daireye gidermiş. Yatağın eteğine kadar kızın sürünerek geldiği de yalanmış..."
Akkadça'dan Arapça'ya geçmiş bir kelime olan harem, "korunan, mukaddes şey ve yer" anlamına geliyor. Evlerde kadınların erkeklerle karşılaşmadan günlük hayatlarını sürdüreceği bölüme "harem" deniyor.
Osmanlı Harem teşkilatının ilk yılları hakkında pek bilgi yok. Osmanlı Devleti'nin ikinci hükümdarı olan Orhan Gazi (1326–1362) döneminde devletin teşkilatlanmasına paralel olarak Harem kurumunun ilk çekirdeği atıldı. Orhan Gazi, Bizanslı iki prensesle evlenmişti. Fatih Sultan Mehmed (1451–1481) zamanında devlet ve saray teşkilatının gelişmesine paralel olarak Harem–i Hümayun da teşkilatlandırıldı. III. Murad'la (1574–1595) birlikte Harem halkının sayısı arttı ve Harem–i Hümayun büyüdü. Harem denildiğinde akla cinsellik gelse de Harem–i Hümayun padişahın evi ve bir eğitim kurumuydu.
Osmanlı sarayı Birun, Enderun ve Harem olmak üzere üç bölümden meydana geliyordu. Ve Harem–i Hümâyûn, Harem'le birlikte Enderun'u da içine alıyordu. Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık'ın söylediği gibi Enderun, Osmanlı devletinin erkek yöneticilerinin yetiştiği üst düzey bir okulken, Harem de kadın yöneticilerin yetiştiği bir mektepti.
Harem'de padişah ve ailesiyle birlikte, onlara hizmet eden kadın köleler, yani cariyeler ve harem ağaları yaşıyordu. Osmanlı padişahları, II. Bayezid zamanına (1481–1512) kadar Bizans'tan, Balkan prensliklerinden Anadolu'daki Türk beyliklerinden prenseslerle evlenmişlerdi. Sultan II. Bayezid'den sonra ise Anadolu'daki Türk beyliklerinin sona ermesi ve Harem–i Hümayun’un iyice kurumlaşması ile birlikte –II. Osman (1618–1622) ve Sultan Abdülmecid (1839–1861) istisna olmak üzere- padişah ve şehzadelerin eşini sadece cariyelerden seçmesi âdet haline geldi.
Osmanlı sarayının cariye ihtiyacı, savaşta ele geçen esireler veya esir pazarlarından satın alınan kadın kölelerden sağlanıyordu. 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında Hanedan'la yakın ilişkisi olan şair Leyla Saz, hatıratında, "Bazı Çerkez kadınlarının kızlarını padişah haremi olup ihtişam ve elmaslar içinde hayat süreceğine dair ninnilerle büyüttüklerini" ifade etmişti. |  |
Akşam annemle babam televizyon seyrediyorlardı.
Annem, "Geç oldu," dedi, "zaten yorgunum, ben yatıyorum." Annem kalktı, mutfağa gitti. Çerez-meyve tabaklarını çalkaladı kaldırdı. Sabaha hazır olsun diye çaydanlığı doldurdu, demliğe çay koydu. Şekerliğe baktı, dibinde az kalmış, üstüne ekledi. Kahvaltı için buzluktan ekmek çıkardı, akşam yemeği için çözülsün diye de eti aşağıya koydu. Kahvaltı masasını hazırlamak için masanın üstündekileri topladı. Telefonu şarja koydu, telefon defterini kapatıp yerine koydu.
Sonra çamaşır makinesinden ıslak çamaşırları çıkarıp astı ve makineyi tekrar doldurdu. Banyodaki çöp sepetini boşalttı. Islak bir havluyu kurusun diye duş perdesinin borusuna astı.
Bir gömlek ütüledi, kopuk düğmesini dikti. Çiçekleri suladı. Esneyerek gerindi ve yatak odasının yolunu tuttu. Çalışma masasının yanından geçerken durdu, öğretmene tezkere yazdı, okul gezisi için para sayıp ayırdı, eğildi, sandalyenin altına girmiş ders kitabını aldı, masanın üstüne koydu. Kek tarifleri defterini çıkardı, arkadaşına söz verdiği tarifi bir kâğıda yazdı, çantasına koydu. Bakkaldan alınacakları not etti, notu da çantasına koydu. Sonra gitti, 3'ü 1 arada temizleme losyonuyla yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı. Gece kremini ve kırışık önleyici nemlendiricisini sürdü. Tırnaklarına baktı, törpüledi. İçeriden "sen yatmaya gitmemiş miydin" diye seslenen babama "şimdi gidiyorum" deyip köpeğin su kabını doldurdu.
Kapıları pencereleri kontrol etti, holdeki lambayı yaktı. Kardeşimin odasına gitti, oğlan uyumuş, lambasını söndürdü, bilgisayarını kapattı, gömleğini astı, yerdeki kirli çorapları toplayıp sepete attı.
Bana geldi, "haydi yat artık, biraz da yarın çalışırsın," dedi. Kendi odasına gitti, saati kurdu, ertesi gün giyeceklerini hazırladı. 6 maddelik acil işler listesine 3 madde daha ekledi. Kendi kendine iyi geceler diledi, hayallerinin gerçekleştiğini gözünün önüne getirdi.
İşte o sırada babam televizyonu kapattı, ortaya öylece bir "ben yatıyorum" dedi ve gitti yattı.
Sizce bu işte bir gariplik yok mu? Kadınların neden daha uzun yaşadığını merak etmiyor musunuz?
ÇÜNKÜ KADINLARIN YAPISI UZUN ÇEKİŞLİ (ve işlerini bitirmeden öyle çabuk çabuk ölemezler)!
Özledim seni... ayrılık yüreğimi uyuşturuyor karıncalandırıyor nicedir. beynimi uyuşturuyor özlemin... çok sık birlikte olmasak bile benimle olduğunu bilmenin bunca zamandır içimi ısıttığını yeni yeni anlıyorum
Yokluğun, Hatırladıkça yüreğime saplanan bir sızı olmaktan çıkıp mütemadiyen bir boşluğa Sabahları seni okşayarak başlamaları aksamları her işi bir kenara koyup seninle baş başa konuşmaları özlüyorum; oynaşmalarımızı, yürüyüşlerimizi, sevimli haşarılığını, çocuksu küskünlüğünü...
Nasılda serttin başkalarına karşı beni savunurken; ve ne kadar yumuşak bir çift kısık gözle kendini ellerimin okşayışına bırakırken Gitmeni asla istemediğim halde buna mecbur olduğunu görmek ve sana bunları söylemeden ''git artık'' demek ''beni ne kadar çabuk unutursan, o kadar çabuk kavuşacaksın mutluluğa'' demek sana ne de zor seni görmemek ve belki yıllar sonra karsılaştığımızda bana bir yabancı gibi bakmanı istemek senden... yeni bir sevdayı yasakladığım kalbime söz geçirmek....
Can Yücel
Arkadaşları Ali derler
Hani oturur bizim kahvede Yakmış abayı bir dilbere Nefaset bir şey fidan boylu
Bizim Ali pişpirik oynar MFÖ dinler maç seyreder Dedik ya abayı yakmış kıza Bundan haberi yok kızın ama Ali Ali Desidero Ali Ali Desidero
Kız çok güzel latif şirin Hem kitap kurdu hem bir ahu Venüs mü desem Afrodit mi Eli yüzü düzgün bir içim su
Elbette ki feminist bir kız Metafiziğe de inanmakta Bir kusuru var yalnız kızın Biraz entel takılmakta Optimist hem de pesimist biraz idealizme de savunmakta
Ali Ali Desidero Ali Ali Desidero
Teoride desen zehir gibi Pratik dersen sallanmakta Bazen ben hümanistim diyor Bazen rasyonalist oluyor Değişik bir psikoloji Bir felsefe idiotloji İdiot idiot idiotloji
Bizim Ali kahveden aynen Kız oradan gelip geçerken Gözüne kestirip kafasına takıyor Bu benim diyor dokunanı yakarım
Ne yapmalı ne etmeli Bir oyunbazlık bir şeytanlık Kıza dalavere mi çevirmeli
Bu beraberlik nasıl olacak İkisi de ayrı telden çalıyor
Centilmence mi yaklaşmalı Familyasıyla mı tanışmalı Bir bilene mi danışmalı Bu kız sanki bir buzdolabı Ali Ali Desidero Ali Ali Desidero
Ali kahvede oturup duruyor Kızın geçmesini bekliyor Hatun kişi görününce köşeden MFÖ başlıyor aynen kasetten Ali Ali Desidero Ali Ali Desidero
Matmazel MFÖ'yü duyar duymaz Biran kendinden geçiyor Ha bayıldı ha bayılacak derken Ali kızın elinden tutuyor Ali kıza bir klark çekiyor Kahvedekiler ınınının diyor Inının ınının ınının Inının ınının ınını nın Kız pardon diyor başım döndü MFÖ yakar gönlümü Rica ederim diyor delikanlı Gelebilir her genç kızın başına Yardım edeyim size isterseniz Evinize götüreyim icabında
Ay nasıl olur diyor kız içinden Ben sizi hiç tanımıyorum ama Hem konu komşu ne der sonra Merci giderim tek başıma
Olur mu ne önemi var diyor oğlan Yürüyelim işte ne çıkar bundan Hem sizinle de tanışmış oluruz Hem konuşuruz şurdan burdan Ali Ali Desidero Ali Ali Desidero
Ne kibar çocuk diyor kız içinden Hem samimi hem vefalı yani Bir imtihan çekeyim şuna diyor Serseri mi yoksa bir dahi mi
Diyor felsefeyi sever misiniz Ali diyor biz hep dönerciyiz Luther diyor kız Machiavelli Şampiyon biziz diyor Ali Attığımız gollerden belli
Kız anlıyor ki dünyalar ayrı Ali'ye kibarca bir bay bay Ali diyor hay hay Gözü parlıyor aniden kızın Şeytan tüyü var bu hınzırın Ali anlıyor ki doğru yolda Hazırım diyor buluşmaya Kız diyor ki bu işler narin Bugün olmaz Ali belki yarın
| |
|
|
| |
Delikanlı olgunca bir arkadaşına yalvarıyormuş : - Abi nolursun zamparalık nasıl yapılır bana da öğret. Diğeri : - Bak oğlum, akşam en son kalkan ada vapuruna binecek, Heybeliada'da ineceksin, orada eşini bekleyen birçok kadın görürsün, kocası gelenler birlikte giderler, kocası vapurdan çıkmayan birini gözüne kestirir beraber yemeğe gitmeyi teklif edersin. Eh ondan sonrası sana kalmış.
Delikanlı, o gün son ada vapuruna binmiş, vapurdaki sallantıdan uyuya kalmış, bir de gözlerini açmış ki Heybeliada'yı geçip Büyükada'ya gelmişler. Olsun ada değil mi, bir şey fark etmez deyip vapurdan inmiş. Gerçekten birkaç kadının kocası gelmemiş. Bizimki yaradana sığınıp birine yemeğe beraber çıkmalarını teklif etmiş. Kadın da :
- Burası küçük bir yerdir herkes birbirini tanır, evime gidelim, demiş.
Bunlar yemekten sonra gerekli işleme başlamışlar on dakika sonra kapı paldır küldür açılmış ve kadının kocası girmiş.
- Karıcığım geç kalınca bir motor tuttum geldim. Gecikince bana yapacağın bu muydu? Sonra da bizimkine dönmüş :
- Ulan sana Heybeliada demedik mi, hergele
|
| |
|
| |
|
* Kadın beyni hacim açısından erkek beyninden daha küçük olmasına rağmen, genel kültür ve bilgi birikimi konusunda kadınlar erkeklere %3'lük bir fark atmış... Bu anlamda çoğu kadının erkeğini bozmamak için bilerek aptal'ı oynadığı ortaya çıkmış...
* kadınlar birer "ayaklı radar"dır... Bu yüzden erkekler onlara yalan söylerken çok zorlanır. Kadınlarda "vücut dilini, mimikleri, cümlelerin alt(gizli) anlamlarını algılayabilme" yeteneği erkektekinin 2 katı olarak belirlenmiş...
* Erkekler bir kadına kur yaparken sesini alçaltıyor, kadınlarsa yükseltiyor...
* Kadınlar yüksek sesle konuşmayı ve sesli düşünmeyi seviyor erkeklerse her ikisini de içinden yapmayı tercih ediyor... Bu yüzden kadınlar erkekleri "duygusuz bencil yaratıklar" olarak görürken, erkekler de kadınları "sürekli kafa ütüleyen baş belaları" olarak görüyor...
* Kadın problemlerini birlikte olduğu erkeğe açınca kendini daha rahatlamış hissediyor... Erkek ise, kadından duymak istediği şeyi duyamayacağını biliyorsa hiç konuya bile girmiyor...
* Konuşmak ve kelimeleri özenle seçmek, erkek beyninde özel bir yetenek değil. Bu yüzden kendilerini sözcüklerle ifade etmekte çoğu zorlanır...
* Çoğu kadının erkeğini terk etme nedeni ondan somut anlamda fazla şey alamaması değil, erkeğin onun duygularını anlayamadığını düşünmesi...
* Kadınlar iletişim kurmak için günde 20.000 kelime, mimik ve jest kullanırken bu sayı erkeklerde sadece 7.000...
* Erkek derisi kadın derisinden daha ince... Bu yüzden kadınların kırışıkları erkeklerden fazla oluyor... Erkekler dokunma duyusunun hassaslığını daha ergenlik çağında kaybediyor... Peki o hassasiyet bundan sonra hangi bölgede yoğunlaşıyor??
* Bir kadın, ilişkisi iyi gitmiyorsa işine yoğunlaşamıyor... Bir erkek ise işi iyi gitmiyorsa ilişkisine yoğunlaşamıyor...
* Erkekler bir seferde sadece bir tek işi yapabiliyor... Mesela yol haritasına bakmak için arabayı kenara çekip radyoyu da kapatıyorlar. Kadınların beyni ise aynı anda birden çok işlem yapmaya daha uygun, mesela telefonla konuşurken aynı anda hem televizyondaki diziye hem fırındaki yemeğe bakabiliyorlar...
* Çoğu erkek, 20 dakikalık bir alışveriş turunun ardından çok çok hafif yollu bir beyin sarsıntısı geçiriyor.
* Sevişmek için kadınların bir nedene ihtiyacı var, erkeklerin ise sadece bir ortama...
* Kadınlar sevdikleri erkekle seks yapmaya doyamıyor... Erkeklerse seks yapmaya doyamıyor...
* Yeryüzündeki erkeklerin %20'si kadınsı bir beyin yapısına sahip, kadınların %10'u da erkeksi bir beyin yapısına sahip... Buna göre dünyada lezbiyenlerin 2 katı kadar gay bulunmaktadır. Ali
Ali BERBEROĞLU |
|
|
| |
|
|
| |
Hüseyin, yatak kariyeri başarılarla dolu bir insandır. Ancak yaşlandıkça bu meziyeti inanılmaz bir baş ağrısı yüzünden durmuştur. Sağlığı ve aşk hayatı, çekilmez bir hal aldığında tıbbı bir yardıma ihtiyacı olduğunu fark eder. Kapı kapı, doktor doktor gezdikten sonra problemini çözebilecek bir uzman hekim bulur kendine; "- Size bir iyi, bir de kötü bir haberim var." der doktor. "- Doktor, önce iyi haberi duymak istiyorum." "- Sizi baş ağrınızdan kurtarabilirim." "- Peki, kötü haber nedir doktor bey?" "- Çok nadir görülen bir durumdur. Söylemesi zor ama hadım edilmeniz gerekiyor. Cinsel organınız, omurganızın alt kısmına baskı yapıyor ve bu baskı sizde dayanılmaz bir baş ağrısı yaratıyor. Bu baskıdan kurtulmanın tek yolu erkeklik organınızı almak." Hüseyin bu haber karşısında şok olur ve morali çok bozulur. Kendi kendine sorar; " - Ne yapsam acaba. Erkeklik organım alınırsa ben nasıl yaşarım. Kimin için yaşarım. El içine nasıl çıkarım!" Cevap vermek için fazla düşünmez ve başka bir şansı olmadığı için bıçak altına yatmaya karar verir. Hastaneden taburcu olduğunda; " - Oh be! Dünya varmış. Kurtuldum şu lanet ağrıdan" diye derin bir nefes alır, ancak üstünde önemli bir parçasının eksik olduğunu hisseder. Caddede yürürken farklı bir kişi olduğunu sezinler. Yeni bir başlangıç yapmaya ve yeni bir hayata başlamaya karar verir. Bir erkek giyim mağazasının önünden geçerken vitrinde duran bir takım elbiseye takılır gözleri. " - İşte tam aradığım takım elbise!" der ve dükkâna girer. Tezgâhtara; " - Yeni bir takım elbise istiyorum" der. Tezgâhtar Hüseyin'i şöyle tepeden tırnağa bir süzer ve " - Bir bakalım. 44 beden!" der. Hüseyin gülerek; " - Kesinlikle doğru, nerden anladınız?" " - Bu benim işim." Hüseyin takım elbiseyi dener. Üstüne cuk diye oturur. Hüseyin aynada kendisine hayran hayran bakarken, tezgâhtar sorar; " - Yeni bir gömlek de ister misiniz?" Hüseyin bir kaç saniye düşündükten sonra; " - Elbette" der. Tezgâhtar Hüseyin'e şöyle bir bakar; " - Kol numarası 34 ve 16 numara yarım yaka." Hüseyin şaşırır; " - Kesinlikle doğru nerden anladınız?" " - Bu benim işim!" Hüseyin gömleği giyer. Evet, gömlek süper olmuştur. Yakasını aynada düzeltirken tezgâhtar sorar; " - Yeni ayakkabıya ne dersiniz?" " - Evet lütfen. Bir de ayakkabılarınıza bakayım" Tezgâhtar Hüseyin'in ayaklarına bakarak; " - Evet...9–1/2... E." Hüseyin iyiden iyiye afallar; " - İnanamıyorum bir bakışta kaç numara ayakkabı giydiğimi nasıl anladınız? Vallahi bravo!" Tezgâhtar; " - Efendim. Bu benim işim." Hüseyin ayakkabıları da giyer. Gerçekten de ayakkabılar cillop gibi oturur ayaklarına. Şöyle dükkân içerisinde bir tur atarken tezgâhtar sorar; " - Beyefendi vallahi jilet gibi oldunuz! Size bir tane de şapka veriyim ben!" Hüseyin aynaya bakarak; " - Heyt ulan be façayı o biçim düzdüm." diye içinden geçirir ve " - Evet bir de şapka bakayım kendime!" der tezgâhtara. Tezgâhtar Hüseyin'in kafasına bakarak; " - Eveeeeet...7-5/8." Hüseyin dumur üstüne dumur yaşamış bir şekilde tezgâhtara; " - Evet..doğru..nerden bildiniz?" diye sorar. Tezgâhtar iyiden iyiye havaya girmiş bir şekilde; " - Bu benim işim efendim" der. Şapka da süper oturmuştur kafasına. " - Vayyy beee, ulan ben neymişim beee. Ulan ben var ya ben..." diye düşünürken tezgâhtar yine sorar; " - Size bir tane de don verelim efendim." Hüseyin bir kaç saniye düşünür ve; " - Tamam! Hemen bana en fiyakalı donlarınızdan getirin!" der. Tezgahtar geri adim atarak "Eveeeeet..36 beden!" der. Hüseyin gülerek; " - İlk defa yanıldınız. Ben 18 yaşımdan beri 34 beden giyiyorum!" der. Tezgâhtar kafasını sallayarak; " - Hayır..size 34 olmaz. Erkeklik organınızı sıkıştırır ve omurganıza basınç yapar, bu da dayanılması güç bir baş ağrısı çekmenize sebep olur!...” |
| |
|
|